"Dünya Kupaları ve FIFA, dünyanın karanlık alanlarından ve sektörlerinden biri"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Politik'te Ali Bilge, Dünya Kupası'nın savaş, siyaset ve ekonomiyle iç içe geçmiş tarihini ele alırken; futbolun devasa ekonomik boyutunu, FIFA'nın küresel gücünü, Katar örneğinden Türkiye'deki kulüp borçlarına uzanan ilişkileri ve sporun toplumsal-siyasal gelişmeler üzerindeki etkilerini değerlendiriyor.

""
Ekonomi Politik: 15 Haziran 2026
 

Ekonomi Politik: 15 Haziran 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!

Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş!

Özdeş Özbay: Günaydın!

A.B.: Günaydın!

Ö.M.:Ekonomi Politik'te, Amerika-İran savaşı ihtimali şimdilik gündemdeki başlıklardan biri. Bunun yanında, Roma İmparatorluğu'ndan kalma kafes dövüşlerini andıran gösteriler, Donald Trump'ın 80. yaş günü kutlamaları ve Dünya Kupası da var. Böylesine karmaşık ve yoğun bir gündemle karşı karşıyayız; hangisini ele alalım?

A.B.: Antik Yunan'da Olimpiyat şampiyonaları başladığında siteler arası savaş dururmuş çünkü oyunlar da bir savaş olarak algılanırmış, savaş arenalara taşınırmış. Dünya Kupası'nın başlaması ve devam etmesi sırasında Hürmüz'deki gelişmeler bana bunu hatırlattı. Savaş bu sefer Hürmüz'de değil, Amerika kıtasında; Meksika ve Amerika'da. Yani Dünya Kupası ile savaş arasında her zaman bir ilişki kurulur. Çünkü sportif faaliyetler, bilhassa Dünya Kupası, tarih boyunca hep savaşlarla özdeşleştirilmiş, bu konuda pek çok metafor kullanılmıştır.

Henry Kissinger'ın hatırladığım bir sözü var: Almanlar için, 1974'te Dünya Kupası'nı kazandıklarında, "Batı Alman Genelkurmayı saldırılarını nasıl en ince ayrıntısına kadar titizlikle planlıyorsa, Batı Alman takımı da maçlarını öyle planlıyor" demişti. Yani sportif başarıyla askerî zafer arasında böyle bir ilişki kuruluyor.

Benim de hatırladığım, 2002'de bizim Kore'de dünya üçüncüsü olduğumuz turnuva var. Orada bir maçta Koreli bir hakem, bizim bir oyuncumuza yanıltıcı hareket gerekçesiyle kart gösterip oyundan atmıştı. Bunun üzerine Türk basını da, Futbol Federasyonu Başkanı da şunu söylemişti: "Biz Türkler, 50 yıl önce Kore Savaşı'nda binlerce şehit verdik ama bir tek Koreli, 70 milyon Türk'ü öldürdü."

Ö.M.: Söyleyecek söz bulamıyorum.

A.B.: Bu ve benzeri örneklere rastlamak mümkün. Mussolini de Macaristan'la olan maç öncesinde, galiba 1938'de, futbolculara "Ya galip gelirsiniz ya da ölürsünüz!" diye talimat veriyor. Galip geldiklerinde ise "Ya galibiyet ya ölüm" sloganıyla maçı kazanan İtalyan futbolcuların tamamına ertesi gün yapılan protokol töreninde askerî üniformalar giydiriliyor.

Bir taraftan da Hürmüz'deki savaşın sonuçlarını izlemeye çalışacağız. Ama biz bugün daha çok petrol fiyatlarını konuşacağız. Zaten ilk programlarda da birtakım algoritmalar, petrolcüler ve ekonomistlerin yaptığı Hürmüz modellemeleri üzerine durmuştuk. Orada çeşitli hesaplamalar ve formüller var. Genel kabul gören görüş, Hürmüz Boğazı'nın kapanmasına dünyanın en fazla dört ay dayanabileceği yönünde. Nitekim yaşanan gelişmeler şimdiden büyük tahribatlara yol açtı.

İsterseniz bu savaşa ilişkin gelişmeleri şimdilik bir tarafa bırakalım. Türkiye'de de ana muhalefet partisi CHP üzerinde büyük bir mücadele devam ediyor. Yeri gelmişken buna da kısaca değinmiş olalım.

Benim de hatırladığım en eski Dünya Kupalarından biri, 1970 yılında Meksika'da düzenlenen turnuvaydı. 31 Mayıs - 21 Haziran tarihleri arasında gerçekleşen bu Dünya Kupası devam ederken, Türkiye tarihinin en önemli işçi hareketlerinden biri olan 15-16 Haziran Direnişi yaşandı. İşçi haklarının geri plana itilmesine karşı gelişen bu büyük direniş, Türkiye tarihinin en önemli toplumsal olaylarından biridir. Maalesef bu konuda yapılmış kapsamlı bir doktora çalışmasının bile olmadığını da parantez içinde belirtmiş olayım.

Aradan 56 yıl geçti. Yine Amerika kıtasında bir Dünya Kupası oynanıyor. Aynı dönemde Türkiye'de ana muhalefet partisi CHP, toplumsal muhalefet ve muhalif medya üzerinde yoğun bir baskı yaşanıyor. Dün Ankara'da hakları gasp edilen öğretmenler yerlerde sürüklenip darbediliyordu. Bütün bunlar Ankara'nın göbeğinde gerçekleşti.

Ö.M.: Ayrıca şunu da ekleyelim izninizle: Özşen Madencilik'te açlık grevindeki işçilerin ve ailelerinin üzerine ateş açıldığı haberi de vardı.

A.B.: Evet. 56 yıl önce, 200 bin işçi İstanbul'da ve Kocaeli'nde tarihin en büyük işçi direnişlerinden birini gerçekleştirdi. Benim yaptığım araştırmalarda, 50. yılında yürüttüğüm sözlü tarih çalışmasına göre, bu işçilerin ancak %1'i sol eğilimliydi. İşçiler, "Haklarımız gasp edildi" diyerek; her mezhepten, her etnik kökenden insanla birlikte sokaklara döküldü.

O 56 yıl önceki mücadele sırasında Meksika'da Dünya Kupası devam ediyordu. Bugün de, 56 yıl sonra, Dünya Kupası sürerken ana muhalefet bölünüyor, toplumsal muhalefet büyük baskılarla karşı karşıya kalıyor ve otokrasinin despotizme dönüşmesine tanık oluyoruz.

Bir de neye tanık olacağız, yine Dünya Kupası devam ederken? NATO Zirvesi, 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara'da yapılacak. Bu zirve gerçekleşirken, Dünya Kupası Amerika kıtasında devam edecek ve insanlar Türkiye'de açlık, yoksulluk ve baskı rejimi içinde yaşam mücadelesi vermeyi sürdürecek.

Ö.M.: Evet, işçi sendikaları ve örgütlenme açısından Özşen Madencilik grevinde de, açlık grevindeki işçilerin ve ailelerinin üzerine ateş açıldığı; neyse ki herhangi bir yaralanmanın meydana gelmediği, ancak insanların büyük bir dehşete kapıldığı bir durumun yaşandığını belirtelim. Ayrıca, "Bu çocuklar, bu madenciler mücadeleye devam edecekler, hiç durmayacaklar" şeklinde bir açıklama yapıldığını da ekleyelim.

A.B.: 56 yıl sonra geldiğimiz durum da bu. 

Ö.Ö.: Bu arada siz NATO Zirvesi'nden bahsettiniz, yakında Ankara'da gerçekleşecek diye. Gerçekten de neredeyse sıkıyönetim ilan edilmiş gibi bir durum söz konusu. Özellikle NATO liderleri, Trump da dahil olmak üzere birçok isim geleceği için uçuşlar bile sınırlandırılmış durumda. Valilik tarafından bu kısıtlamalara ilişkin açıklamalar yapıldı.

Ama işin açıklanmayan ve devam eden bir yönü de var. Nitekim Özşen Madencilik işçilerine müdahale edilirken de yetkililerin "NATO tedbirleri" ifadesini kullandıkları belirtiliyor.

Ö.M.: O benim de dikkatimi çekti.

Ö.Ö.: Bu söyleniyor çünkü Temmuz ayının başında, bütün sol örgütlerin ve sendikaların içinde yer aldığı NATO karşıtı büyük bir oluşum var. Temmuz ayında böyle bir eylem planlandığı ifade ediliyordu.

Bu nedenle sıkıyönetim ilan edilmiş gibi bir ortamdan söz ediliyor; her türlü sokak faaliyeti, eylem, toplanma ve benzeri etkinliklerin sadece NATO Zirvesi döneminde değil, öncesinde de yasaklandığı söyleniyor. Ancak bunun resmî olarak ilan edilmiş bir durum olmadığını da belirtmek gerekiyor.

A.B.: Zaten Türkiye'de örtük bir şekilde olağanüstü hâl devam etti, yaşamaya da devam ediyoruz. Olağanüstü hâl döneminde referandum yaptık, rejim değiştirdik ve o olağanüstü hâl düzenlemelerini anayasa ve yasalara derç ettik yani gömdük. Dolayısıyla biz, ilan edilmemiş bir olağanüstü hâli yaşıyoruz.

Türkiye'de ana muhalefet, toplumsal muhalefet, kitle örgütleri ve sendikalar üzerindeki baskı ortada. Dün öğretmenler açıklama yapamıyorlar; Güvenpark'ın önünde yerlerde sürükleniyorlar. Meclis'e yürüyecekler, dertleri, hakları gasp edilmiş. Biz zaten örtük bir olağanüstü hâlle, sıkıyönetimle yaşıyoruz.

Ankara'da NATO Zirvesi için yapılan düzenlemeler malum. Bir havaalanı bile özel olarak yapıldı. Bunun özellikle Trump açısından nasıl bir gösteriye dönüştürüleceğini göreceğiz. Konumuzdan kaydık tabii; o kadar yoğun bir gündem var ki... Hürmüz'deki savaşın sona ereceğine ilişkin bir anlaşma öncesinde bu programı yapıyoruz ama herhâlde Trump, Erdoğan ve NATO güçleri açısından da NATO'nun geleceğiyle ilgili çok ciddi problemlerin yaşandığı bir dönemdeyiz.

Benim özellikle dikkat çekmek istediğim husus, 56 yıl öncesiyle 56 yıl sonrasında Türkiye'de toplumsal muhalefetin, demokratik hak ve özgürlüklerin ve hak arama mücadelesinin geldiği nokta. Bu zirveler ve Dünya Kupaları döneminde ana muhalefetin bölünmesiyle karşı karşıya kaldık. Bu da, olağanüstü yargı dediğimiz yapılanmalar aracılığıyla gerçekleşti.

Geçen hafta da söyledim; bu rejim kendisini değiştiriyor. Bir plato yükseliyor. Bunlar rejimi kalıcılaştırmaya dönük eylemler. CHP Genel Merkezi'ne yönelik baskınla ortaya çıkan bu durumun, açılan yaranın iyileşeceğini, kabuk bağlayacağını ya da bir ilacın bunu değiştireceğini düşünmüyorum açıkçası.

Burada "Bazı uzuvlar kaybedilecek ve onun için yeni ufuklar arama zamanı" demiştim. Kemal Kılıçdaroğlu ve bu yeni CHP'nin, Cumhur İttifakı'nın bir bileşeni hâline geldiğini düşünüyorum. Bu programlarda da konuşmuştuk; Kemal Kılıçdaroğlu yıllar önce, sanırım 2021'de, otokratik helalleşme projesini açıklamıştı, hatırlarsanız. Aslında Kemal Kılıçdaroğlu bugün mevcut iktidarla helalleşti. Çok enteresan biçimde, Bahçelievler katliamını gerçekleştiren Haluk Kırcı ve arkadaşlarıyla aynı karede yer aldı. Bu fotoğraf unutulmaz.

Dolayısıyla o dönemde tarihiyle, İslamcılarla, Kürtlerle ve Alevilerle helalleşmeyi öngördüğünü söyleyen Kılıçdaroğlu, bugün Cumhur İttifakı'yla, otokratik iktidarla helalleşti. Bugün iktidarın yedeği hâline gelmiş bir pozisyonda. Bu nedenle burada iyileşme ve uzlaşma beklemek pek mümkün değil.

Özgür Özel ve ekibinin yeni bir koridor açması, yeni ufuklar yaratacak bir pozisyona girmesi; vakit geçirmeden doğru, kabul gören bir yol almaları gerekiyor. Yeni bir hikâye kurmak gerekiyor. Çünkü çok kötü bir hikâyenin içindeyiz ve bu hikâyenin toplumsal muhalefetle yeniden kucaklaşması gerekiyor.

Dolayısıyla içinde bulunduğumuz durum, Dünya Kupası başarılarının iktidara nefes aldırması için elden gelenin yapıldığı; video kayıtlar, gösterilen fragmanlar ve çeşitli uygulamalarla içerideki bu içler acısı durumun kapatılmaya çalışıldığı bir tabloyu andırıyor. Ama bunun mağlubiyetle sonuçlanan bir başlangıç olduğunu düşünüyorum.

Dediğim gibi, Dünya Kupası tarihine çok kısa bir bakış sunmaya çalışacağız ancak bu artık kapitalizmin inanılmaz büyüklükte bir alanı hâline gelmiş durumda. Dünya ekonomisi açısından spor ekonomisi ve futbol, muazzam bir büyüklüğe ulaşmış durumda.

Bu konuda biraz bilgi vereyim: Dünya ekonomisinin büyüklüğü yaklaşık 115 trilyon dolar. Spor ekonomisi içinde futbol ekonomisinin payı ise %35'lere ulaşmış durumda. Büyük bir yoğunlaşma futbol ekonomisi üzerinden gerçekleşiyor.

Dünya ekonomisi içerisinde spor ekonomisinin büyüklüğü, dar tanımla 800 milyar dolardan 2,5 trilyon dolara kadar çıkıyor. Bu büyüklük turizmden yan sektörlere, yatırımlardan medyaya ve reklam piyasasına kadar pek çok alanı etkiliyor; dünya ekonomisine müthiş bir hacim sunuyor.

Burada inanılmaz gelirler var. Örneğin, bu Dünya Kupası'nda çok önemli bir bahis piyasası bulunuyor. Bu piyasa, yasa dışı bahislerin de etkisiyle tam olarak hesaplanamasa da, 2026 için 300-400 milyar dolarlık bir büyüklükten söz ediliyor. Çünkü turnuva 64 maçtan 104 maça çıkarıldı ve takım sayısı 48'e yükseltildi. Bu genişleme, bahis piyasasını da beraberinde büyütüyor.

Sonuçta FIFA'nın 2026 yılı toplam gelirinin ne kadar olduğunu biliyor musunuz? Yaklaşık 9 milyar dolar.

Ö.M.: Pardon, ben de araya gireyim. Hatta Levent Erden'in çok çarpıcı bir yazısı, analizi vardı Gazete Oksijen'de. Başlığı da "Çok köşeli top yuvarlak görünür"dü. "Bu Dünya Kupası'nın tam bir bütçe hesabı yapılamıyor ama tarihin en pahalı organizasyonu olacağı kesin," diyordu. Gelirin en önemli kalemlerinin de Dünya Futbol Federasyonu FIFA'nın elinde toplandığını belirtiyordu. FIFA'nın gelirinin 11 milyar dolara kadar ulaşabileceğinin beklendiğini aktarıyor ve ardından şu çarpıcı noktaya dikkat çekiyordu: "Düşünün; bu kadar çok parayı, bu kadar kısa sürede üreten kurumun ne bir takımı, ne de tek bir stadyumu var. Hiçbir altyapı yatırımı yok ama mutlak hüküm sahibi." Levent Erden, böylece çok ilginç bir çelişkiye dikkat çekiyor.

A.B.: Evet, bu turnuvaya katılan 48 takımın toplam değeri de 17 milyar avro civarında. En pahalı takım, 1,7 milyar avroluk değeriyle İngiltere Milli Takımı. Onu sırasıyla İspanya, Fransa, Brezilya ve Portekiz takip ediyor.

Televizyon yayın gelirleri ise sadece FIFA'nın. Sponsorluk, bilet ve lisans gelirleri hariç, bu kalem yaklaşık 4 milyar dolara ulaşıyor.

Kanada, Meksika ve ABD'nin ne kadar yatırım yaptığına baktığımızda, çok büyük yatırımlar yapmadıklarını görüyoruz. Daha önce Katar ve Brezilya gibi ülkeler son şampiyonalarda çok büyük yatırımlar yapmıştı. Bu üç ülke ise daha çok modernizasyon yoluna gitmiş, mevcut tesisleri değerlendirmiş durumda. Toplam yatırım miktarının 8 ila 13 milyar dolar arasında olduğu söyleniyor. Oysa Katar gibi ülkeler çok daha büyük harcamalar yapmıştı.

Şampiyon takım ne kadar alıyor? Şampiyon takım 50 milyon dolar kazanıyor. İkinci olan takım 33 milyon dolar, üçüncü 29 milyon dolar, dördüncü ise 25 milyon dolar alıyor.

Bunun dışında hazırlık masrafları için takım başına 1,5 milyon dolar ödeme yapılıyor. Turnuvaya katılan bütün takımlar para alıyor. Örneğin, grup aşamasında elenen bir takım bile 9 milyon dolar ödül kazanıyor; buna 1,5 milyon dolarlık hazırlık desteği de eklendiğinde, en zayıf takım dahi yaklaşık 10,5 milyon dolar gelir elde etmiş oluyor.

FIFA bu ödemeleri doğrudan federasyonlara yapıyor. Dolayısıyla futbolculara ne kadar ödeme yapılacağı federasyonların kendi kararı oluyor. Sonuçta FIFA, Dünya Kupası gelirlerinin yalnızca %8'ini milli takımlara dağıtıyor.

Ö.M.: Muazzam bir eşitsizlik de var değil mi?

A.B.: Muazzam.

Ö.M.: Gene Gazete Oksijen'deki Levent Erden'in yazısından bahsedecek olursak, Birleşmiş Milletler'in Uyuşturucu ve Suç Ofisi'nin verilerine göre toplam bahis ekonomisinin 2 trilyon dolara yaklaştığı belirtiliyor.

Kupanın 11 milyar dolarlık resmî gelirinden çok daha büyük bir yasal bahis ekonomisi var. Bunun yanı sıra, kat kat daha büyük, 65 milyar dolara ulaşabileceği söylenen yasa dışı bahis ekonomisinden de söz ediliyor. Zaten sadece futbol bahisleri küresel çapta 900 milyar doları aşmış durumda yani 1 trilyon dolara doğru gidiyor. Çok ilginç değil mi?

A.B.: Biliyorsunuz, FIFA'nın bir önceki Dünya Kupası Katar'da yapıldı. Katar minnacık bir ülke ve futbola çok büyük bir ilgisi de yoktu. Bu nedenle Katar'da Dünya Kupası'nın yapılmasına karar verilmesiyle ilgili çok sayıda dava hâlâ devam ediyor; özellikle de Fransa'da.

Platini, eski FIFA başkanıydı; aynı zamanda Fransız Milli Takımı'nın futbolcusu ve kaptanıydı. Katar'la yakınlaşma ve özellikle Nicolas Sarkozy'nin seçim masraflarının Katar tarafından karşılandığı iddiaları nedeniyle, Dünya Kupası'nın Katar'a verildiği; Platini'nin de bu süreçte rüşvet aldığı yönündeki davalar ve soruşturmalar hâlâ devam ediyor.

Ö.M.: Yanlış hatırlamıyorsam Platini mahkûm da olmuştu değil mi?

A.B.: Evet yani Katar bu organizasyonu almak için Fransa'da Paris Saint-Germain'i satın aldı. Daha sonra Avrupa şampiyonu olan bu kulübü 2011 yılında bünyesine kattı. Fransa'da medya sektörüne girdi, savunma sanayi anlaşmaları imzaladı ve büyük gayrimenkul yatırımları yaptı.

Bunun karşılığında Nicolas Sarkozy, Platini ve Katarlı yöneticilerin içinde yer aldığı; Dünya Kupası'nın Katar'a verilmesine ilişkin süreçten yararlanan kişilerin yargılandığı davalar hâlâ devam ediyor.

beIN SPORTS Fransa pazarına girdi ve yayın haklarını Katar üzerinden sürdürmeye devam ediyor. Katar, Fransa ligine büyük yatırım yaptı. Yani futbolun siyaset ve dış ilişkilerle ne kadar iç içe geçtiğinin en önemli örneklerinden biri de Fransa-Katar ilişkisi oldu.

Katar'da bu stadyumlar yapılırken binlerce işçinin hayatını kaybettiği de biliniyor. Katar'da çalışan nüfusun büyük çoğunluğu Nepal başta olmak üzere yoksul ülkelerden gelen göçmen işçilerden oluşuyor. Rakamlar farklılık gösterse de, Dünya Kupası tesislerinin yapımı sırasında 500 ile 6 bin 500 arasında işçinin yaşamını yitirdiğine dair çeşitli veriler bulunuyor. Bunlar işin görünmeyen yüzü.

Biliyorsunuz, Katar Dünya Kupası'nın güvenliği konusunda güvenlik güçleri Türkiye'den de gönderildi. Jandarma ve polis görevlendirildi. Bildiğim kadarıyla İtalya'dan da güvenlik güçleri gitti. Yani Katar, organizasyonun güvenliğini tek başına sağlayabilecek kapasiteye sahip değildi.

Dolayısıyla Dünya Kupaları ve FIFA, dünyanın karanlık alanlarından ve sektörlerinden biri olarak görülüyor. Cirosu itibarıyla da dünya ekonomisinde pek çok reel sektörü zorlayan, inanılmaz büyüklüklere ulaşmış durumda.

Ö.M.: Ben bir ufak ilave daha yapayım müsaadenizle; "Futbol, bir oyun ya da spor olmaktan çok, bahis içerdiği bir hâle geliyor," diye devam ediyor yazısında Levent Erden. Artık belki de "Sporun Ekonomi Politiği" diye ayrı bir program yapmak lazım.

Rakamlar o kadar yüksek ki... 48 ülkenin kadrolarının toplam piyasa değeri yaklaşık 20 milyar dolar. Bu rakam, pek çok ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasından bile daha yüksek. Turnuvadan beklenen toplam gelirin yaklaşık iki katı büyüklüğünde bir bahis ekonomisinden söz ediliyor. Gerçekten çok acayip.

Basit bir ortalamayla her futbolcunun piyasa değeri yaklaşık 14 milyon dolar yani neredeyse Boğaz'da bir yalı fiyatı.

Bu kupa aynı zamanda teknolojik dönüşümün de bütün ağırlığıyla yansıdığı bir organizasyon. Ofsayt gibi yıllardır tartışılan konulara yeni teknolojik çözümler geliştiriliyor. Üç boyutlu oyuncu modelleri oluşturuluyor, oyuncuların hareketlerinden dijital avatarlar üretiliyor. Yani gerçekten çok ama çok acayip bir dünya.

A.B.: Son olarak şunu söyleyeyim; futbolun ekonomi politiği gerçekten çok önemli. Biz de geçmiş yıllarda bunu çok konuştuk. Yaklaşık 24 yıldır Ekonomi Politik'te Dünya Kupaları epey yer tuttu.

Şuna baktım; Türkiye'nin toplam dış açığına, kulüplerin borçlarına ve futbolcu ödemelerine... Türkiye'de o kadar çok yabancı futbolcu var ki ve bunlara ödenen paralar gerçekten çok büyük rakamlara ulaşıyor. Zaten biliyorsunuz, kulüplerin borçları da inanılmaz miktarlarda.

Ö.M.: Evet.

A.B.: 65 milyar TL'ye ulaşmış durumda Türkiye'nin dört büyük takımının bankalara borcu. Bu borçlar sürekli erteleniyor, sürekli yeniden yapılandırılıyor ve bu bankalar kamu bankaları.

Kamu bankaları aslında Türkiye'de futbol kulüplerinin de sahibi gibi. Nasıl medyanın önemli bir bölümü kamu bankalarının verdiği borçlar, krediler ve yapılandırmalarla ayakta duruyorsa; Demirören Grubu ve benzeri yapılar da aynı şekilde bu desteklerle varlıklarını sürdürüyorlar.

Onlara daha sonra değiniriz ama Türkiye'ye futbolcu geliyor ve yabancı futbolculara muazzam paralar ödeniyor. Bunun da dış açığa, ödemeler dengesine ciddi bir etkisi var.

Son olarak şunu da söylemiş olayım: Türk futbolu aslında batık bir durumda. Benzer durumlar pek çok ülkede de var ama onlar başka gelir kaynakları üretebiliyorlar.

Bir de Katar'da seyircinin futbola ilgisinin sınırlı olduğu söyleniyordu. Tribünlerin boş kalmaması için Pakistan'dan seyirci getirildiğine dair iddialar da uzun süre tartışılmıştı.

Ö.M.: Evet ondan biz de bahsetmiştik, ilginç bir ekonomi!

A.B.: İnanılır gibi değil. Bunlara harcırah verildiği, hayatta kalan işçilerin tribünlere doldurulduğu, hatta getirilmeleri için bedava uçak biletleri sağlandığı yönünde iddialar vardı.

Her zaman siyasetin gölgesinde devam eder Olimpiyatlar ve bu tür şampiyonalar. Irkçılığın da en görünür olduğu alanlardan biridir. Bu futbol şampiyonasında da İran ve Somali'ye yönelik tartışmalar yaşandı. Hatta Somalili bir hakeme vize verilmediği de konuşuldu.

Ö.M.: Evet.

A.B.: Yani ırkçılığın tarih boyunca çok ciddi biçimde varlığını sürdürdüğü bir alan olarak karşımıza çıkmıştır. Tabloyu da böylece sergilemiş olduk.

Ö.M.: Aynen öyle. Biraz önce Oğuz Atay'dan bir alıntı yaparak durumu özetlemeye çalışmıştık, onun için artık tekrarlamayalım. Çok teşekkür ederiz Ali Bey.

A.B.: Hoşçakalın!

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.