Dünyayı Dinliyorum'dan Zekeriya Şen, Slovenya'daki Bled Gölü ile Uzungöl üzerinden, doğayla kurulan ilişkinin ve turizm anlayışının bir yeri nasıl koruyabildiğini ya da tüketebildiğini anlatıyor.
Bled Gölü'ne vardığımız sabah beni ilk yakalayan şey manzara olmadı. Manzarayı zaten biliyordum; o adacığın üzerindeki kilisenin, arkasındaki kayalığa asılı duran Orta Çağ kalesinin, suya inen Julian Alpleri'nin fotoğraflarını yıllardır görmüştüm. Beni asıl şaşırtan sessizlikti.
Bahar mevsiminin kalabalığında, bir göl kıyısında, motor gürültüsünün olmaması insanı tuhaf bir biçimde rahatlatıyor. Çünkü Bled'de motorlu tekne yok. Adaya, kürekle yürütülen, renkli tenteli o geleneksel ahşap teknelerle - pletna'larla - geçiliyor. Suya bırakılan tek ses küreğin ritmi ve kuşlar. Ailemle birlikte o kıyıda yürürken, bir yeri ne kadar sevdiğimizi ona ne yapmadığımızla anladığımızı düşündüm.

Bled'i özel kılan, ender bulunan bir doğa değil aslında; dünyada onun kadar güzel, hatta daha dramatik göller var; ben de çok gördüm. Bled'i ayıran şey, etrafındaki hayatın o gölün etrafında nasıl kurulduğu. Gölü baştan sona dolaşan, yaklaşık altı kilometrelik bir yürüyüş ve bisiklet parkuru var. Sabah koşan, bebek arabası iten, örtüsünü serip oturan, suya giren insanlarla cıvıl cıvıl ama huzurunu hiç kaybetmemiş bir yer. Göle giriş ücretsiz, ama korunuyor. O "ama" bütün meselenin özeti gibi geldi bana.

Bunun arkasında tesadüf değil, bilinçli bir tavır var. Bled çevresinde yerel yönetimle halk aynı tarafta duruyor; yürüyüş ve bisiklet yolları doğaya zarar vermeyecek biçimde planlanmış, atık yönetimi sıkı, rehberler ziyaretçiye bölgenin ekosistemini anlatıyor. Zaten Slovenya'nın tamamı bu çizgide: Ülke sürdürülebilir turizmi bir devlet politikası haline getirmiş, başkenti Ljubljana ise Avrupa'nın en yeşil, en yaya dostu şehirlerinden biri olarak anılıyor.
Birkaç gün önce o şehrin sokaklarında yürürken de aynı şeyi hissetmiştim: Burada doğa korunan değil, sahiplenilen bir şey. Korumak bir yasak listesidir; sahiplenmek ise bir kültürdür. Fark da işte tam burada.

Ben o sabah Bled'de dolaşırken, aklımdan sürekli başka bir göl geçti. Karadeniz'de, Çaykara'nın yukarılarında bir göl: Uzungöl. Çünkü Uzungöl de bir mücevher. Hatta jeolojik hikâyesi Bled'inkinden daha çarpıcı: Haldizen Deresi'nin önünü yamaçlardan kopan kayaların kapatmasıyla oluşmuş bir heyelan set gölü. Çam ormanlarıyla kaplı bir vadinin tam ortasında, sislerin içinden çıkan bir ayna. Üstelik kâğıt üzerinde Bled'den daha güçlü bir koruma zırhına sahip; bölge 1983'te Milli Park, 2003'te de yaklaşık 30 bin hektarlık bir Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edilmiş. Yani devletimiz bu değeri erken fark etmiş.
Ama hepimizin gördüğü, bildiği bir gerçek var: O zırh tutmadı.

Bugün Uzungöl kıyısı, vadinin ortasında yükselen bir beton otel şehrine dönüşmüş durumda. İşin acı tarafı, bunu bir yabancı değil, bölgenin kendi insanları söylüyor. Uzungöl'ün turizm derneği başkanı bile manzarayı "betonlaşma değil, çarpık yapılaşma" diye düzeltirken, aslında daha ağır bir şey itiraf ediyor: Burada sosyal bir doku kalmadığını, gelenin de bunu aradığını, dolayısıyla ziyaretçi kalitesinin ister istemez düştüğünü. Bir yer çirkinleştikçe çirkinliği arayan bir kalabalığı çekiyor, o kalabalık da çirkinliği besliyor. Kısır bir döngü.
Ve Uzungöl'ün asıl hikâyesi, iyi niyetli kararların sahada nasıl eridiğinin hikâyesi.

2018'deki İmar Barışı'na bölgedeki 862 kaçak yapı sahibi başvurdu. İnceleme sonunda 118 yapının uygun olmadığı, gerçekten yıkılması gerektiği belirlendi; itirazların ardından bu sayı 65'e indi. 2019 Aralık'ında, turizm sezonu kapanınca ekipler geniş güvenlik önlemleriyle göle girdi: 48 yapı tamamen yıkıldı, 17 binada ise katlar düşürülerek "tıraşlama" yapıldı. Vatandaşlar araçlarıyla barikat kurdu, gerginlikler yaşandı, "imara uygun binamı da yıktılar" diyen mağdurlar oldu. Yıkımla birlikte bir de kentsel dönüşüm kararı alındı.
Peki sonra? Beş yıl sonra, 2024'te aynı haberi yeni bir başlıkla okuduk. Bakanlık, Uzungöl çevresindeki ruhsatsız ve çarpık yapıları yıkıp bölgenin yeşil alan vasfını koruyacağını bir kez daha açıkladı; ahşap korkuluklar, doğa dostu aydınlatma, altyapı yenileme derken ikinci etapta yine yıkımlar gündeme geldi. "Yıkılıyor, yıkıldı" söylentilerinin yıllardır dönüp durduğunu yine oranın insanları söylüyor.
İşte Bled ile Uzungöl arasındaki asıl fark bu cümlede saklı. Bled'de koruma bir kez kurulmuş ve sürmüş bir kültürdür. Uzungöl'de ise sürekli yeniden kurulmaya çalışılan, her seferinde bir önceki affın enkazını temizlemeye uğraşan bir kampanyalar dizisidir. Birinde devamlılık var, diğerinde döngü.

Şunu da açıkça söyleyeyim: Uzungöl'ün başına bunlar çirkin bir yer olduğu için gelmedi; tam tersine, çok güzel olduğu için geldi. Talebi karşılayacak bir disiplin kurulamadığı için her güzel kıyı bir parsele, her parsel bir kat çıkma hakkına dönüştü. Bled de güzel, Uzungöl de. İkisi de korunan alan. İkisinde de devlet "burayı koruyacağım" dedi. Aradaki farkı yaratan doğa değil, doğaya gösterilen tavır oldu.
Bled, gölün üzerine motor sokmazken; Uzungöl, kıyısına otel soktu. Bled, bir kararı alıp on yıllarca arkasında dururken; Uzungöl, önce af çıkarıp sonra o affın yarattığını yıkmaya çalıştı. Bled'de halk gölü hem geçim kaynağı, hem de kendi onuru olarak gördü; Uzungöl'de ise gölün manzarası satılabilir bir mala dönüştü. Birinde tabiat ortak bir varlık; diğerinde imara açık bir arsa. Bir gölü gerçekten sevmek, kimi zaman onun kıyısına hiçbir şey kondurmamayı göze almaktır. Sevginin en yüksek biçimi, çoğu zaman dokunmamaktır.
Bunları bir ömrünü turizm sektörüne vermiş biri olarak düşünüyorum. Bizim mesleğimiz güzel yerleri insanlara götürmek üzerine kurulu ama o yerleri sevdiğimiz şeyden yoksun bırakarak götürürsek, sattığımız manzara birkaç sezonda elimizde kalır. Bled, bana turizmin bir yeri yaşatabileceğini hatırlattı. Uzungöl ise yanlış yönetildiğinde bir yeri nasıl tükettiğini.

İyi haber şu: Uzungöl'ün doğal omurgası hâlâ ayakta. O göl, o vadi, o ormanlar yerinde duruyor. Oranın kendi insanları da artık "yeter" diyor. Belki Uzungöl'ün hikâyesi henüz bitmedi. Belki bir gün oraya gidip, Bled'de duyduğum o sessizliği - küreğin sesini, kuşları - orada da duyabiliriz. Ama bunun için yapılması gereken bir şey daha inşa etmek değil; inşa etmemeyi öğrenmek.
Bir gölü sevmenin iki yolu var. Biri Bled'de, diğeri Uzungöl'de. Hangisini seçtiğimiz, aslında kendimiz hakkında söylediğimiz bir şey.

