"Bir cennet adım adım yok ediliyor"

-
Aa
+
a
a
a

Dünya Mirası Adalar’da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, Kırklareli İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı’na komşu bölgede planlanan nükleer santral projesinin yaratabileceği çevresel tehditleri çevre aktivisti Özgür Aksun ve akademisyen Cemal Polat ile birlikte ele alıyorlar.

""
Deprem Bölgesinde Nükleer: Doğa İçin Son Eşik mi?
 

Deprem Bölgesinde Nükleer: Doğa İçin Son Eşik mi?

podcast servisi: iTunes / RSS

Derya Tolgay: Merhabalar. Apaçık Radyo'da Dünya Mirası Adalar programını dinlemektesiniz, ben Derya Tolgay. 

Nevin Sungur: Ben Nevin Sungur. 

D.T.: Bugün bir güzel, bir de berbat haberimiz var. Birbiriyle hayli bağlantılı olan her iki haber de koruma alanındaki sulak alanlarımızla ilgili. Güzel haber, Milleyha Sulak Alanı’ndan; berbat haber ise İğneada Langoz Ormanları Milli Parkı’ndan. Yeryüzünün en verimli doğal yaşam alanları olan bu alanlar neden koruma altında ve neden yaşamsal açıdan çok kıymetli ona birazcık değinelim. Sulak alanlar ve longoz ormanları eşsiz biyoçeşitlilikleri, karbon depolama ve su kalitesini düzenleme kapasiteleri, hayati ekosistemler, çok sayıda endemik bitki, göçmen, kuş, sürüngen, bütün bunlara ev sahipliği yapıyor, selleri önleyerek su rejimini dengeliyorlar.  

6 Şubat deprem felaketinin ardından Hatay'da Milleyha Doğal Gözlem Merkezi açıldı. Bu merkez, Bridge to Turkey Fund desteğiyle Samandağ Çevre Koruma ve Turizm Derneği koordinasyonunda Doğa Derneği, Doğa Oyunları Evi, Roots Shoots Türkiye, Sivil Alan Hareket Ağı, Yuva Project, Emin Yoğurtçuoğlu, Hüseyin Çağlar İnce, Kadir Sancar ve Sera Tolgay, Asi Çevre Vizyon Planı ekibi bilimsel ve sağ katkılarıyla hayata geçirildi. Bu güçlü işbirliği, Milleyha’nın korunmasını yerel bir çabanın ötesine taşıyarak ülke genelinde de doğa odaklı planlamanın gerekliliğine dikkat çekti. Burada çocuk atölyeleri yapıldı. Milleyha ve Asi Havzası'nda su döngüsü üzerine sunumlar gerçekleştirildi. Katılımcılar kuş gözlem yürüyüşleriyle suludak alanın biyolojik çeşitliliğini yerinde incelediler ve çok sayıda sivil toplum örgütü ile Türkiye'den dünyadan uzmanlar katıldı. Bu etkinlik Pazar günü sona eriyor. 



Türkiye'nin bir diğer ucundaki sulak alanda ise felaket haberleri geldi ve umuyoruz orası için de yine böyle kutlanacak haberlerimiz olur. Kırklareli’nde yapılması planlanan nükleer santral, İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı'na komşu. Konuklarımız size bu parkın neden bu kadar önemli olduğunu anlatacak. Maalesef Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın nükleer santral projesi için Kanadalı bir firma ile anlaştığı haberini araştırıp bulduk. Bakanlık çevre planlarında alanın enerji üretim alanı olarak geçmediğini vurguluyor. 
Ben hemen konuklarımızı tanıtayım: Özgür Aksun; Tekirdağ Kent Konsolosluğu Yürütme Kurulu üyesi, çevre aktivisti ve aynı zamanda Marmara Yaşasın Platformu’ndan. Özgür hoşgeldin. 

Özgür Aksun: Merhaba, hoşbulduk. Teşekkür ederim. 

D.T.: Cemal Polat; Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Öğretim Üyesi ve aynı zamanda Türk Mühendis ve Mimarlar Odası Birliği üyesi. Ben sizlere soru kısmına geçmeden önce şu Kanadalı firmanın ismini de vermek istiyorum: AtkinsRealis. Bu firmanın internet sayfasını açtığınızda tam da yeşil badananın müstesna bir örneğini görüyoruz; “Gezegenimiz ve insanları için daha iyi bir gelecek tasarlamak. Biz dünya çapında mühendislik hizmetleri sunan ve nükleer alanda faaliyet gösteren bir kuruluşuz. İnsanları, verileri ve teknolojiyi bir araya getirerek dünyanın altyapı ve enerji sistemlerini dönüştürüyoruz. Sektör ortaklarımız ve müşterilerimizle birlikte ayrıca küresel danışman, tasarımcı, mühendis ve proje yöneticiliğinden oluşan ekibimizle dünyayı değiştirebiliriz.” 

N.S.: Kesinlikle değiştirebilirler, evet. Hoşgeldiniz hocam siz de. 

Cemal Polat: Hoşbulduk efendim. 

N.S.: Trakya'dan bahsederken her seferinde kirlilik, madencilikten konuşurken şimdi önünüze bir de nükleer santral geldi. Neler oluyor hocam? Bize kısaca biraz özetler misiniz durumu? 

C.P.: Özellikle bu olay yeni bir olay değil. Geçmişte de birkaç kez gündeme geldi; ulusal çapta tepkiler oluşunca süreç durduruldu. Tabii daha önce Akkuyu ve Sinop var. Son zamanlarda ise enerji ihtiyacı adı altında bizim oraya da bir nükleer santral kurmaya çalışıyorlar. Kırklareli’nin Kıyıköy ilçesinde, Taşlıkçı mevkii ya da diğer adıyla Poliçe mevkiinde yapılması öngörülen bu nükleer santralde herhangi bir kaza olması halinde İstanbul’un yanı sıra Trakya’nın tamamı, Güney Marmara ve Ege bölgesi büyük bir tehdit altında olacaktır. Üstelik yalnızca bu bölgelerle de sınırlı kalmayacaktır. Özellikle bölgedeki hâkim rüzgârlar nedeniyle radyasyon parçacıklarının Batı Karadeniz’den Akdeniz’e kadar dağılabileceğini de göz önünde bulundurmak gerekir. Bu konuda yapılan araştırmalar ve özellikle TMMOB’a bağlı Elektrik Mühendisleri Odası ile çeşitli bilim insanlarının görüşleri doğrultusunda bunları söylüyorum.

Enerji ihtiyacı adı altında yürütülen bu uygulamalar doğayı tüketilecek, yaşam alanlarını ise feda edilebilir bölgeler olarak görüyor. Oysa gerçek olan şudur: Temiz suya, sağlıklı topraklara ve güvenli gıdaya ulaşmak ancak yaşanabilir bir çevreyle mümkündür.

Demin Derya da bahsetti; Trakya’daki sulak alanlar mutlak koruma alanıdır. Bu da bu alanlara asla dokunulmaması gerektiği anlamına gelir. Ancak bu projede ısrar edilmesi milyonlarca ağacın kesilmesine, sayısız canlının yok olmasına ve büyük bir orman ekosisteminin yıkımına yol açacaktır. Proje sahası aynı zamanda Karadeniz kıyısında olduğu için soğutma suyu olarak Karadeniz’in suyu kullanılacaktır. Bu nedenle proje, Karadeniz’deki canlı yaşamını da olumsuz etkileyecektir. Burada Çernobil’i ve Fukuşima’yı unutmamak gerekir. Yine Karadeniz’de yıllardır tartışılan nükleer atık meselesi de yalnızca teknik bir mühendislik konusu değildir. Demin de söylendiği gibi, Kanadalı firmanın kendi tanıtımında ifade ettiği üzere bu mesele yalnızca mühendisliğin sınırları içinde değerlendirilemez. Gündelik hayatta havanın oksijeninden toprağın bereketine, genel ekonomiden toplumsal güvene kadar uzanan geniş bir alanda halkların söz sahibi olması gerekir.

Daha dar ölçekte baktığımızda, nükleer atıkların ortaya çıkardığı maddelerin insan ömrü açısından yedi nesle kadar uzanan etkileri olduğu söyleniyor. Özellikle kanser, doğum anomalileri ve bağışıklık sistemini etkileyen sorunlar düşünüldüğünde, halkların bu biyolojik etkilerin kaynağına dair söz sahibi olması gerekmez mi diye sormak gerekiyor. Bu bölgede yaşayanların ve yerel yönetimlerin görüşleri alınmadan böyle bir projeye karar verilmesi demokratik olmadığı gibi, içinde yaşadığımız sözde modern ve çağdaş bir ülkede ciddi bir sorun ve handikap olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu bölge deprem kuşağında bulunmasının yanı sıra özellikle İstanbul’u besleyen su kaynaklarının da merkezidir. Burada Longoz Ormanları bulunmaktadır. Trakya özelinde Kırklareli, doğal kaynaklar bakımından son derece önemli bir bölgedir. Yaban hayatı açısından farklı yaşam alanlarına sahip olduğu gibi, birbirinden farklı ama birbiriyle ilişkili ve birbirini tamamlayan ekosistemleri barındırır. Sulak alanlar, bataklıklar, göller, stepler, dağlık alanlar ve kumul bölgeleri bu ekosistemin parçalarıdır. Longoz Ormanları bugün Güney Amerika’daki Amazon ve Afrika’daki Kongo subasar ormanlarıyla birlikte dünyanın en önemli üç subasar ormanından biridir.

3155 hektarlık bir alanı kaplayan Longoz Ormanları, 13.11.2007 tarihinde Avrupa Birliği tarafından millî park olarak tescillenmiştir. Bünyesinde nadir görülen kuşları, balıkları ve bitkileri barındıran; çeşitli uluslararası sözleşmelerle koruma altına alınmış türleri içeren bu bölge millî park olarak planlanmış olmasına rağmen bugün gerekli düzenlemeler yapılmamış ve bölge etkin biçimde korunma altına alınamamıştır. Bu da maalesef karşımızdaki acı gerçeklerden biridir.



D.T.: Özgür'e de burada bir söz verelim isterseniz. Kendisi de Marmara Yaşasın Platformu olarak bütün bu sürecin içeriğini anlatsın bize. 

Ö.A.: Türkiye’nin en verimli topraklarından oluşan, subasar ormanlarıyla zengin biyolojik çeşitliliğe sahip bir bölgede yaşıyoruz. Dünya su savaşlarının konuşulduğu bir iklim çağında, bu projeyle birlikte Marmara’nın su havzalarını ve ekosistemini de yok edeceğiz. Bu aynı zamanda bölgedeki insanların ve doğadaki diğer canlıların yaşam alanlarının yok edilmesine neden olacak. Çünkü bu proje gerçekleşirse nefes alma alanlarımız kalmayacak. Hocam da bilir; Trakya Türkiye’nin ekosferidir, oksijen kaynağıdır.

Bu projeyle birlikte yaşam alanları yok edildiğinde geri dönülmez bir çevre felaketi yaşayacağız. Özellikle altını çiziyorum; bir eko-kırım tahribatı söz konusu olacak. Hani “felaket başa gelmeden tedbir alınır” denir ya; ama maalesef biz felaketi şu anda görüyoruz. Türkiye’yi, bölgemizi, Trakya’yı ve Marmara’yı bölgesel anlamda felakete sürükleyecek bir durum söz konusu.

Yani bölgesel anlamda sadece Trakya etkilenmeyecek. Marmara ve Batı Karadeniz’in ekosistemi, o bölgelerde balıkçılıkla uğraşanlar ve özellikle deniz canlılarının popülasyonu da etkilenecek. Gelirini hamsiden sağlayan halkın yaşam kaynağını da ortadan kaldıracak bir proje bu.

D.T.: Yalnızca Güney Marmara değil, Marmara'nın tümü ve Ege’yi de etkileyecek.  Marmara’daki sulak alanların yaşaması çok zor. 

Ö.A.: Evet, sadece Marmara değil; Ege'ye kadar uzanacak bir yapıdan bahsediyoruz bu projeyle birlikte. 

D.T.: Acaba bütün bunlardan Marmara Belediyeler Birliği ne kadar haberdar? Bu konuda nasıl planlar yapılıyor? Ayrıca merak ediyorum, bölge halkının projeye bakışı nasıl?

Yerel yönetimlerin görüşü bu sürece nasıl dahil oluyor? Onlarsız olmaz çünkü.

C.P.: Bu konuya ben gelebilirim sonra.  

Ö.A.: Trakya’da biz yıllardır vahşi madencilikle, taş ocaklarıyla ve tarım ile ormanlık alanlarına göz dikmiş, mantar gibi çoğalan HES’lerle ve kimyasal depolama alanlarıyla uğraşıyoruz. Bu süreçte halk da bilinçlendi. Çünkü şunu anladı: Toprak giderse ne yurt kalır ne de barış kalır.

Bu nükleer santral projesi ise adeta bize “Artık yaşamanıza gerek yok, ölebilirsiniz” diyor. Ancak bölgesel anlamda halk artık bilinçlendi ve bu santrali istemiyor. Ben burada sözümü noktalayayım ve sözü hocama vereyim.

N.S.: Buyurun hocam. 

C.P.: Aslında Trakya, tarımsal toprak verimliliği ve tarımsal potansiyeli açısından dünyanın en önemli bölgelerinden biridir. Dünya nüfusunun arttığı, suyun giderek daha fazla önem kazandığı bu dönemde; bir yandan termik santraller, RES’ler, doğalgaz boru hatları, otoyollar, havaalanları, kentsel yerleşim alanları ve sanayileşme gibi amaç dışı kullanımlar Trakya topraklarının büyük bir kısmının elden çıkmasına neden olmuştur.

Bu topraklarda örneğin buğday üretimi normalde 20–21 milyon ton civarındayken bu yıl 17–18 milyon tonlara düşmüştür. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin etkisini de göz önünde bulundurduğumuzda, gıdaya ve su kaynaklarına çok daha fazla önem vermemiz gerektiği açıktır. Trakya bölgesinde bir termik santral kurulmasının ise herhangi bir işlevi yoktur. Enerji üretim merkezleri zaten bu bölgede bulunmamaktadır. Ancak yukarıdan yapılan plan değişiklikleriyle maalesef bu tür kararlar alınmaktadır.

Bu termik santrallerde soğutma suyu Karadeniz’den alınacaktır. Alınan bu su denize 3–5 derece daha yüksek sıcaklıkla geri verilecektir. Bu durum deniz suyunun sıcaklığının artmasına neden olacak ve kıyı ile deniz ekosistemi ciddi sorunlarla karşı karşıya kalacaktır. Ekosistemde yaşayan balıklar, yaşam alanları ortadan kalktığı için bölgeden göç edecektir. Deniz yosunları ve mikroorganizmalar da büyük ölçüde zarar görecektir.

Oysa uluslararası işbirliği çerçevesinde, yaklaşık 200 milyon insanın yaşadığı Karadeniz Havzası’nda çevre sorunlarıyla mücadele etmek, deniz ve kıyı kaynaklı kirliliği azaltmak ve ekosistem bozulmasıyla mücadele etmek amacıyla 15 Ocak 1994 tarihinde imzalanan Bükreş Sözleşmesi yürürlüğe girmiştir.



D.T.: Nevin, ne kadar vaktimiz kaldı? Kalan vaktimizde sivil toplum ve odalar olarak neler yapılabilir konularını konuşalım dilerseniz. 

C.P.: Trakya Platformu olarak Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne’den oluşan bir Bilim Heyeti ve Hukuk Kurulumuz var. Bu konuda çalışmalar yürütüyoruz. Özellikle geçen yıl barolarla birlikte halkı bilgilendirmek amacıyla paneller düzenledik. Ayrıca çözüm yolları üzerine çalışıyor ve bundan sonraki hukuki süreçte neler yapacağımıza dair hazırlıklarımızı sürdürüyoruz.

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Enerji ihtiyacı adı altında bu tür dayatmalar yapılıyor. Oysa Türkiye’de şu anda bu enerjiye ihtiyaç yok. Hatta ihtiyacın üzerinde bir kapasite söz konusu. Neden? Çünkü bugün sanayinin bir kısmı bile enerji fazlası nedeniyle tam kapasiteyle çalışmıyor.

D.T.: Belirtmem gereken bir şey var. Demin çok hızlı geçildi. Oradaki zamanında var olan üzüm bağlarının çoğu ya kapanmış ya da başka yerlere taşınmış. Orada ciddi bir kaçış da var, değil mi? Toprak zaten gitmiş durumda. Bir tarafta Ergene var. Bölge gerçekten imha edilmiş durumda.

Sosyal medyada o bölgenin cennet gibi fotoğraflarını paylaşacağız. Cennetin ne olduğunu merak edenler orada görebilir; Longoz Ormanları’nı, Milli Park’ın görsellerini… Gerçekten bir cennet. İnanılmaz bir yer.

C.P.: Bakın Marmara Ereğlisi’nin, özellikle de eski Nato Limanı olan bölge özellikle... 

N.S.: Yavaş yavaş toparlamamız gerekiyor. Çok konuşacak mevzu var. Biliyorum, farkındayız hocam, keşke daha uzun bir süre olsa da...

C.P.: Keşke. İçimiz yanıyor. 

N.S.: Keşke. Zaten Trakya bölgesinde olan bitenler konusuna çok sık yer veriyoruz. Bunun da takipçisi de olacağız muhakkak çünkü çok önemli, gerçekten çok önemli. 

C.P.: Trakya Platformu olarak yıllardır bu işin takipçisiyiz. 

N.S.: Evet, kesinlikle, biliyoruz, ellerinize sağlık. Biz de çözümlenemeyen ilişkiler ağı içerisinde adım adım nasıl bir cennet yok ediliyor ve bu koruma alanları nasıl kurban ediliyor bunun takipçisi olacağız. 

Ö.A.: Nevin Hanım, son bir şey söyleyebilir miyim? Biz kapalı kapılar ardında Trakya’da neler yapıldığını bilmiyoruz. Çünkü bu nükleer santral projesinin kapsamının ne olduğuna dair herhangi bir açıklama yok. Şeffaf değiller.

Bağımsız bilim insanlarıyla ve kurumlarla bu konunun gündeme gelmesi, şeffaf bir şekilde tartışılması ve halka sorularak bir kamuoyu oluşturulması gerekiyor.

Bakın, açıkça söylüyorum: Şimdi millî parklar diyoruz değil mi? Yarın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde millî parklarla ilgili bir yasa gündeme geliyor. Bu da tam olarak bununla ilgili.

N.S.: Milli parkların Meclis’te gündeme gelecek olması çok önemli ve bu da ayrı bir intihar planı diyelim. Bütün bu gündemi takip etmeye devam edeceğiz, çok teşekkürler. 

Ö.A.: Nevin Hanım, Derya, sizleri Tekirdağ'a, Trakya'ya bekliyoruz. Dediniz ya cennet Longos Ormanları diye, oraya gezmeye davet ediyoruz. 

N.S.: Programı da oradan yapalım Derya, ne dersin? 

D.T.: Hatta bence herkesi davet ederek daha kamuya açık bir şekilde yapalım. İnsanların orayı görüp, sivil savunucularına destek olmalarını sağlamak çok iyi olur gerçekten.  

N.S.: Bunu konuşalım. Çok teşekkürler katıldığınız için Cemal Bey ve Özgür Bey. Görüşmek üzere. Bu konuyu konuşmaya devam edeceğiz mutlaka. 

C.P.: Sağolun, görüşmek üzere. 

Ö.A.: Yüzünüzdeki gülücükler solmasın. Omuzdaş olduğunuz için teşekkür ediyoruz, sağolun. 

C.P.: Sağolun, görüşmek üzere.