İklim Kuşağı Konuşuyor'da Atlas Sarrafoğlu, Tahran’da petrol depolarına yönelik saldırıların ardından çıkan yangınların yol açtığı hava kirliliğini, asit yağmuru riskini ve bunun halk sağlığı ile iklim üzerindeki etkilerini ele alırken; savaşların fosil yakıtlar üzerinden nasıl büyük çevresel felaketlere dönüştüğünü ve barış ile iklim adaleti arasındaki güçlü bağı konuşuyor.
İklim Kuşağı Konuşuyor programına hoşgeldiniz, ben Atlas Sarrafoğlu. Bugün sizlerle gündemi ele geçirmesi gereken, ana akım medyada başlık olması gerektiğine inandığım ama çok da konuşulmayan bir konudan bahsetmek istiyorum. Biliyorsunuz, fosil yakıtlar dünyanın başına gelen en büyük belalardan biri aslında.

Geçtiğimiz hafta Cumartesi günü İran’ın başkenti Tahran’da petrol depolarına düzenlenen saldırıların ardından ortaya çıkan yangınlar, yalnızca askeri bir gelişme değil; aynı zamanda ciddi bir çevre ve halk sağlığı krizi olarak değerlendiriliyor. Kent sakinleri, saldırıların ardından şehrin yoğun siyah dumanla kaplandığını, sokakların ve araçların kalın bir is tabakasıyla örtüldüğünü ve havanın nefes almayı zorlaştıracak kadar kirli hale geldiğini anlatıyor.
Yerel kaynaklara göre Tahran ve çevresinde dört petrol deposu ve bir petrol lojistik tesisi vuruldu. Yetkililer saldırılarda en az altı kişinin hayatını kaybettiğini, yirmi kişinin yaralandığını açıkladı. Gece boyunca gökyüzünde yükselen büyük alevler ve petrol depolama tesislerinden çıkan yoğun duman görüntüleri sosyal medyada geniş şekilde paylaşıldı.
On milyondan fazla insanın yaşadığı şehirde pazar sabahı yağmur yağarken yetkililer, havadaki kimyasalların yağmurla birleşerek asit yağmuru oluşturabileceği konusunda uyarıda bulundu. Nitekim birçok Tahranlı sabah uyandığında boğaz ağrısı ve göz yanması yaşadığını bildiriyor. Sokakları kaplayan is tabakası, balkonlara kadar ulaşan siyah kir ve ağır duman, şehirde yaşayan insanların günlük hayatını doğrudan etkiliyor.
Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus da petrol tesislerinin zarar görmesinin gıda, su ve havanın kirlenmesine yol açabileceğini belirterek özellikle çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalığı olan insanlar için ciddi sağlık riskleri oluşabileceği uyarısında bulundu.
Petrol yangınlarının neden olduğu çevresel riskleri anlamak için öncelikle bu yangınların atmosferde yarattığı kimyasal süreçlere bakmak gerekiyor. Petrol yandığında havaya büyük miktarda kirletici gaz salınır. Bunların başında kükürt oksitler, azot oksitler ve çeşitli zehirli hidrokarbonlar gelir.

Bilim insanları bu gazların atmosferde yağmur suyu ile birleştiğinde kimyasal reaksiyonlar meydana geldiğini ve ortaya sülfürik asit ile nitrik asit çıktığını söylüyor. Böylece yağmur suyu son derece asidik ve zararlı bir karışıma dönüşüyor. Asit yağmuru olarak bilinen bu olgu, temas ettiği yüzeylerde ciddi hasara yol açabilir. İnsanlar için ise ciltte kimyasal yanıklara, göz tahrişine ve akciğerlerde ciddi hasara neden olabilecek bir çevre tehlikesi anlamına gelir.
Tahran’da yaşanan durumun bu riskleri taşıdığı belirtiliyor. İranlı yetkililer petrol depolarından yayılan kimyasalların yağmur suyuyla karışarak son derece asidik yağışlara yol açabileceği konusunda uyarılarda bulundu.
İran’ın çevre kurumu vatandaşlara mümkün olduğunca evlerinde kalmaları çağrısında bulundu. Kızılay yetkilileri ise havaya yayılan kimyasalların cilt ve akciğerler üzerinde zararlı etkiler yaratabileceğini belirterek yağmurdan hemen sonra dışarı çıkılmamasını, klimaların kullanılmamasını ve açıkta bulunan gıdaların korunmasını tavsiye etti.
Uzmanlara göre petrol yangınlarının sağlık üzerindeki etkileri yalnızca kısa vadeli değil. Havadaki ince partikül maddeler ve zehirli gazlar gözleri ve solunum yollarını tahriş edebilir, astım ve akciğer hastalıklarını ağırlaştırabilir ve uzun vadede bazı kanser türlerinin riskini artırabilir.
Bu tür bir çevresel felaketin sonuçlarını anlamak için tarihte yaşanmış bir örneği de oldukça çarpıcı buldum.
1991 yılında Körfez Savaşı sırasında Saddam Hüseyin’in Kuveyt’teki petrol kuyularını ateşe vermesi, tarihin en büyük petrol yangınlarından birine yol açmış. Bu yangınlar atmosfere devasa miktarda kükürt dioksit, karbondioksit ve is salmışlar. Gökyüzü aylar boyunca kararmış ve bölgede siyah, asidik yağmurlar yağmış.
Bu olayın ardından ise yaklaşık 700 bin Amerikan askeri, yani savaşta görev yapan askerlerin yaklaşık dörtte biri, daha sonra Körfez Savaşı Sendromu olarak bilinen kronik bir sağlık sorunuyla karşı karşıya kalmışlar. Verilen bilgilere göre bu sendrom çok sayıda belirti içeriyordu: uyku bozuklukları, solunum problemleri, kas ve eklem ağrıları, cilt hastalıkları, kronik ağrı, bilişsel zorluklar ve sürekli baş ağrıları. Bu askerlerin önemli bir kısmı yıllar içinde kansere yakalandı.
Ancak bugün yaşanan durum ile 1991’deki petrol yangınları arasında önemli bir fark bulunuyor. Kuveyt’teki yangınlar büyük ölçüde çöl bölgelerinde meydana gelmişti ve çevrede yaşayan sivil nüfus oldukça sınırlıydı. Bu nedenle doğrudan etkilenenlerin büyük kısmı askerlerdi.
Bugün ise benzer bir durum dünyanın en büyük şehirlerinden birinde yaşanıyor.
Tahran yaklaşık 10 milyon insanın yaşadığı bir metropol ve bu nüfusun büyük çoğunluğu sivillerden oluşuyor. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalığı bulunan insanlar, petrol yangınlarının yarattığı kirli havaya doğrudan maruz kalıyor.
Kentte yaşayan bazı insanlar yaşadıkları durumu “kıyamet gibi” sözleriyle tarif ediyor. Tanıklıklara göre şehirde yoğun duman nefes almayı zorlaştırıyor, koruyucu maskelere erişim giderek zorlaşıyor ve bazı temel ürünlerin fiyatları hızla yükseliyor.
Tahran’daki su üzerinde yapılan bir pH testi, şehrin içme suyunun asidik hâle geldiğini de gösteriyor. Bunun nedeni, petrol ve küllerin şehrin temiz su kaynaklarına sızması. Şehrin su ve kanalizasyon borularında meydana gelecek korozyon ise şehir için büyük bir sorun olacak; gelecek nesiller için de uzun vadeli bir problem yaratacak.
Tahran’da yaşanan petrol yangınları bir güvenlik meselesinin ötesinde ciddi bir çevre ve insan hakları sorunu olarak görülüyor.
Uluslararası hukukta insanların yaşam hakkı, sağlık hakkı ve güvenli bir çevrede yaşama hakkı temel insan hakları arasında kabul ediliyor. Büyük endüstriyel yangınların yarattığı kimyasal kirlilik ise bu hakları doğrudan tehdit edebiliyor.
Ayrıca bu tür olaylar, savaşların çevre üzerindeki yıkıcı etkisini de gözler önüne seriyor. Petrol yangınları yalnızca yerel hava kirliliğine yol açmaz; aynı zamanda atmosfere büyük miktarda sera gazı ve siyah karbon salarak küresel iklim sistemini de etkiler. Bu durum iklim krizinin savaş koşullarında nasıl daha da derinleşebileceğini gösteriyor.
Başka bir deyişle, fosil yakıtların yakılması yalnızca enerji üretimiyle sınırlı bir çevre sorunu değil; aynı zamanda savaşların yarattığı bir çevresel felaket biçimi haline gelebiliyor.

Bugün Tahran’da yaşananların bize gösterdiği gerçek petrol yangınlarının etkilerinin çoğu zaman hemen ortaya çıkmadığı; yıllar sonra sağlık sorunları olarak kendini gösterebileceğidir. Bugün bu havayı soluyan çocukların bazıları belki 10, 20 ya da 30 yıl sonra ortaya çıkabilecek hastalıkların sonuçlarıyla yaşamak zorunda kalacak.
Çevre krizleri, savaşlar ve insan hakları ihlalleri çoğu zaman aynı noktada yani sıradan insanların hayatında kesişir. Ve bu kesişme noktası çoğu zaman görünenden çok daha uzun süre etkisini sürdürür. Savaş her zaman beraberinde insanlara büyük acılar getirir. Canlıları, toprağı, gıdayı ve suyu zehirler, ekosistemleri yok eder ve iklim krizini hızlandırır.
Bu yüzden şunu unutmamak gerekiyor: Barış olmadan iklim adaleti olmaz. İnsan hakları olmadan da kalıcı bir barış mümkün değildir. Gezegenimizi, insan haklarını ve barışı birbirinden ayrı düşünemeyiz, hepsi aynı geleceğin parçaları.
Programı kapatırken bu hafta değinmek istediğim son konuya geliyorum. Benden bu hafta üniversitem tarafından bir sunum yapmam istendi ve sunum konum UNESCO ve Dünya Mirasları olarak belirlendi. Bu sunumu hazırlarken, UNESCO’nun savaşlara değinen bir demecine denk geldim: "Since wars begin in the mind of men, it is in the mind that the defenses of peace must be constructed.” (Savaşlar insanların zihninde başladığına göre barışın savunması da insanların zihinlerinde kurulmalıdır.)
Ben Atlas Sarrafoğlu. İklim Kuşağı Konuşuyor programının sonuna geldik. Haftaya Cuma tekrar 18’de buluşana dek kendinize sevdiklerinize ve gezegenimize lütfen iyi bakın.


