Rejim Kısmen Meşruiyet Kazandı, Muhalefet Kısmen Konsolide Oldu

-
Aa
+
a
a
a

Fizan Ekspresi’nde Milat Bülent Kılıç, İran’a yönelik saldırılarla başlayan savaşın sivil yaşam üzerindeki yıkıcı etkilerini küçük insanların hikâyeleri, yoksulluk, kayıplar ve kültürel yıkım üzerinden aktarırken, İran muhalefetindeki dönüşümleri ve olası bir iç çatışma ihtimalini değerlendiriyor.

""

İran’a yönelik kirli, alçakça saldırıyla başlayan savaş, karşılıklı imha harekatlarıyla devam ediyor. Kurbanların, kayıpların sayısı artıyor. Halkların yüzyıllar boyu emekle, çileyle, zarafetle biriktirdiği her şey bir bir yanıyor, yıkılıyor, paramparça oluyor.

Ahmet Oktay “Susanın da dağlandı eti karşı koyan kadar” diyordu bir şiirinde, savaştan söz ederken. Bu savaşta ise susandan çok susturulanın eti dağlanıyor sanki.



Geçen gün İran’da çekilmiş bir fotoğraf gördüm. Bir bakkal, vitrin camına el yazısıyla bir not asmış: “Ciddiyim. İhtiyacın var da paran yoksa, al, savaştan sonra ödersin”. Hem tatlı, hem de çok dokunaklı. İran’da bir süredir şiddetli bir yoksulluk vardı ve şimdi daha da korkunç hale gelmiş olmalı. Kabaca şöyle canlandırabilirsiniz: Savaştan önce fiyatlar yaklaşık Türkiye’deki gibiydi ama asgari ücret de Türkiye’nin üçte biri hatta onun da altındaydı diyelim. Yeryüzü cehennemi budur işte ama yeryüzünde de cehennemin bin türlüsü var. Bugünlerde İran ve Lübnan halkları cehennemin de katmerlisini deneyimliyor.

Bir de çok üzücü bir şey vardı ve ondan da söz etmek isterim. Bombalamalar sırasında İranlı bir temizlik işçisi olan Hesen Kheyran’ı da öldürdüler. Kheyran’ın bir eşi ve ailesi yoktu. Cenazesini temizlik işçisi arkadaşları omuzladılar.

Cenazeden sonra İranlı bir kadın bir tweet attı ve şunları yazdı: “Hesen Kheyran! Ey Yusufabad şafaklarında gecenin kalıntılarını süpüren! Ey elleri Tahran’ın tıkanmış kanallarının boğazında olan! Ey ezilmiş izmaritlere, boş şişelere ve sokakların pisliğine aşina olan. Sen yaprakları süpürüyordun ama cephanelikler senin ölümünü tezgahlıyordu. Ceplerin bomboştu ama en pahalı mühimmatlardan biriydi yönelen sırtına doğru; sıyırarak apartmanların siluetlerini yaklaşıyordu uluyarak. Hesen Kheyran! Yazık ki adın yer etmeyecek hafızalarda. Sen ey, Savaşın binlerce meçhul zayiatından yalnızca biri olan! Yusufabad parça parça çalacak bedenini; bir yıkım orkestrasının sokak konserinde.”

Başka bir üzücü haberle devam etmek zorundayım çünkü size birkaç hafta önce de dediğim gibi, boyuna haritalar üzerinden saldırı rotalarını ve düşen roketlerin görüntüsünü veren medyaların (mediumların) tersine küçük insanların öykülerine odaklanmak istiyorum.

Hamidreza Afarideh, geçtiğimiz günlerde bir metin yayınladı ve kurucusu olduğu Huniak Müzik Akademisi'nin bir İHA saldırısıyla yerle bir edildiğini söyledi. "Lütfen bu gönderiyi beni ve eşimi desteklemek için paylaşın ki sesimiz milyonlara ulaşsın" dedi. Gönderinin bir bölümünde ise şöyle diyordu: “Yıllarca bin bir güçlükle, henüz ödenmemiş kredilerle topladığımız milyarlık sermayemiz ve enstrümanlarımız yok oldu. İki yıl boyunca tek tek biriktirdiğimiz her bir ekipman küle döndü. Biz her zaman bu ülkenin sanat ve kültür seviyesini yükseltmek, özellikle genç nesil için sanatı canlı tutmak için çabaladık. Kırılan enstrümanların külleri ve bu enkaz, ruhumuza ve psikolojimize çöktü; öğrencilerimizin telefonlarına çıkamadık çünkü verecek yanıtımız yoktu. Sanat, ruhun yücelmesi ve yaşamın güzelliği içindir; ancak savaşın uğursuz gölgesi bizi sadece sanattan değil, yaşamdan da kopardı!”

Daha önce de anlatmıştım: Birkaç yıl önce, limandaki o şaibeli ve o inanılmaz ölçüde şiddetli patlamadan sonra Beyrut’a gitmiştim. Beyrut’un en şık, en turistik bölgesi patlamanın etkisiyle nötron bombası atılmış gibi gözüküyordu. Bomboş sokaklalar, terk edilmiş binalar… Bir, bir buçuk kilometre ötedeki mağazaların metal kepenkleri bile basınçtan balon gibi patlamıştı. Kentte neredeyse elektrik yoktu. Trafik ışıkları yalnızca çok merkezi birkaç meydanda yanıyordu. Bağdatlı, üniversiteyi Beyrut’ta okuyan Zaha Hadid’in tasarladığı güzelim yapının bir bölümü harap olmuştu. Ve yaşlı bir bakkal, dükkanını mumla işletiyordu. Bugün Lübnan da daha kötü durumda. Nüfusunun yaklaşık altıda biri bulunduğu yerden göç etmek zorunda kaldı ve ağır düşman ateşi altında.

Bu coğrafyayalar bana şunu düşündürüyor. Acılar çekilir, canlar verilir, yakılır, yıkılır ama asla bütünüyle yok edilemez. Karadeniz ikliminde bir kayanın kıyısından, bir çatının kenarından bitkiler nasıl çılgın, şaşırtıcı ve arsız bir biçimde göğe erirse buralarda da öyle olur. Savaşların, iç savaşların, katliamların izleri kat kat üst üste biner ama o güzellik direnir ve yeniden boy verir. Bu bir züğürt tesellisi mi, bilmiyorum. Bana öyle gelmiyor.

Hafta başında, şu an tamamı yurt dışında bulunan dört cumhuriyetçi bloğun ortak bir bildiri yayınladığını söylemeliyim. Bu bloklar, cumhuriyetçi, laik ve demokratik bir İran isteyen kent, medeni haklar, insan hakları dernekleri kimi parti ve örgütlerden oluşuyor. Bu grupların ülke içinde ne ölçüde karşılıkları olduğu büyük ölçüde belirsiz. Zaten ülke içiyle bağlantı çok büyük ölçüde kopmuş durumda ama öyle ya da bir karşılığı olduğunu kabul edebiliriz.



Yine hafta başında, federasyon talep eden yani daha milliyetçi ama Rejim'e de “Şehzade Rıza”ya da, yabancı işgale de muhalefet eden iki Güney Azerbaycan grubu da ittifak kurduğunu açıkladı. Bildiğiniz gibi, 5-6 Kürt partisi de daha önce ittifak kurmuştu.

Beluçistan cephesinde ise Ceyş ül Adl adlı terörist İslamcı grup ile dindar ama daha ılımlı Beluçlar arasında da bir yakınlaşma olmuştu. Sol örgütler ve öteki demokratik çevreler arasında da yakınlaşma ve işbirliği arayışları sürüyor.

Gözlemlediğim kadarıyla savaş süreci İran muhalefetinde şöyle sonuçlar üretti. Muhalefetin daha çok solculardan oluşan küçük bir kesimi, İsrail - ABD koalisyonuna karşı Rejim'in yanında konumlandı ve Rejim güzellemesi yapmaya başladı. Aktardığım gibi, ABD ve İsrail saldırılarına destek vermeyen, monarşi de istemeyen kesimlerde yakınlaşma işaretleri gözükmeye başladı ve bu da etnik grupların ayrılıkçı, bölünmeden yana olanlarının hareket alanının kısmen daralmasıyla sonuçlandı. En önemli gelişmelerden biri ise Rıza Pehlevi yani monarşi yanlılarının ipliği iyiden iyiye pazara çıkmaya başlamasıydı. Son günlerde zehir gibi eleştirilerle bu cepheden uzaklaştığını açıklayan insanlar meydana çıktı.

Yani şu oldu: “Ne şah ne molla, ne ABD ve İsrail işgali ne bomba” diyen cephe şu an için çok ciddi düzeyde olmamakla birlikte yakınlaşma trendine girdi. Ama Rejim de lider kadrolarının avlandığı günlerden sonra moralini yükseltti ve solun kimi unsurlarını da yanına çekerek meşruiyetini az da olsa sağlama olanağı buldu.

Büyük laflar etmek, spekülasyonlar yapmak istemiyorum ama ortada bana kalışa şöyle bir tablo var: Sayısız başlıkta bitmiş, tükenmiş, çökmüş bir Molla Rejimi var. Yoksulluğun, yolsuzluğun alıp başını gittiği, su kaynaklarını bilinçsizce tüketip yeni kaynaklar için yatırım yapmamış bir rejim bu. Öyle ki susuzluk yüzünden 15 milyonluk Tahran’ı taşımaktan söz ediyor. Pandemi süreciyle baş edememiş, insanları kaderlerine terk etmiş bir yönetim. Birçok kentinde hava kirliliği dorukta. Çok kalabalık bir genç nüfusa sahip olmasına karşın halkına iş veremeyen verdiğinde de doğru dürüst ücret ödemeyen bir düzen…. 40 yıl “savaş, savaş” deyip halk için tek bir sığınak inşa etmemiş.

Bu tabloda Mollalar için radikal bir sorun yok. Onlar kendi tekellerini, kendi mafyatik yapılarını kurmuşlar ve bu düzen sayesinde semirmeye devam ediyorlar. Bu nedenle, savaş bittiğinde ya da geçici bir ateşkes söz konusu olduğunda ortaya çıkacak daha ağır tabloyla baş etmek için başvuracağı yegâne yol şiddetin dozunu artırmak olacak. Bunu yaptığında da karşısında ABD- İsrail koalisyonunun ne mal olduğunu az çok anlamaya başlamış, “Şehzade Rıza”nın nasıl bir kukla olduğunu fark etmeye başlamış ve kendi içinde kenetlenmeye eğilimli bir İran halkı bulacak. Bulabilir. İşte, bu noktada bir iç savaş kokusu var. Bu, ayrılıkçı etnik gruplarla rejim arasında değil, rejimin güçleri ile halkın güçleri arasındaki çatışma olasılığı….

Süreç böyle mi gelişir, neler olur kestirmek zor. Birtakım yorumlar, çıkarsamalar yapıyor bazen de yanılıyorum. Bakacağız, göreceğiz.