"Hayal gücünün ötesinde bir felakete doğru gidiyoruz"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Politik’te Ali Bilge, İran’a yönelik savaşın ve Hürmüz Boğazı’ndaki olası kesintilerin dünya ekonomisi ile Türkiye ekonomisi üzerindeki ağır etkilerini değerlendirirken; petrol fiyatlarındaki yükselişten enerji arzına, navlun ve sigorta maliyetlerinden gıda enflasyonuna, borçlanma baskısından seçim sürecine kadar uzanan çok katmanlı ekonomik ve siyasi sonuçları ele alıyor.

""
Ekonomi Politik: 09 Mart 2026
 

Ekonomi Politik: 09 Mart 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!

Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş!

Özdeş Özbay: Günaydın!

A.B.: Günaydın!

Ö.M.: Karmakarışık, giderek de karmaşıklaşan ve kararan bir dünyadan haberler vermeye, yorumlar yapmaya çalışıyoruz. Bugün iktisadi durumla ilgili olarak neler olabileceğine dair izlenimlerinizi de sorarak başlayalım isterseniz?

A.B.: Hayal ettiklerimizin ötesinde bir felakete doğru gidiyoruz ve bu durum hem dünya ekonomisi, hem de Türkiye ekonomisi için geçerli. Bu sabah itibarıyla petrol fiyatları 100 doların üzerine çıktı. Meslek hayatımda yaşadığım petrol şokları içinde, yayıncılık ve gazetecilik dönemimde en iyi hatırladığım olay 1990’da yaşanan ve içinde de yer aldığımız, Kuveyt’in işgali ve 1991’deki Körfez Savaşı’dır. Onun öncesinde ise biliyorsunuz, 1970’li yıllarda savaş olmadan da petrol şokları yaşanmıştı; 1973–74 ve 1978’de. Hatta 1990’daki petrol şokunu “üçüncü petrol şoku” olarak numaralandırdığımızı hatırlıyorum.

1990 Körfez Savaşı, Türkiye’nin sermaye hareketlerini serbest bıraktığı 1989’un hemen sonrasına denk geldi. Hatta Merkez Bankası o dönemde parasal disiplini sağlamak üzere ilk kez bir parasal program hayata sokmuştu ama bu program kâğıt üzerinde kaldı ve kısa sürede rafa kaldırıldı.

1990’dan bu yana baktığımızda — aradaki salgın, pandemi, 2008 krizi gibi iniş çıkışları bir kenara bırakırsak — Türkiye açısından da şu anda oldukça kritik bir dönemdeyiz. En yakın dönemde Ekrem İmamoğlu’nun içeriye alınmasıyla birlikte yaşanan operasyonun Türkiye’ye ciddi bir maliyeti oldu.

Böyle durumlarda ben biraz kendi arşivime baktım: 1990’dan itibaren yaşanan süreçlere dair çok sayıda röportaj var. Hatta o dönem Mahfi Eğilmez, Kamu Finansmanı’nda genel müdür yardımcısıymış; ona gidip röportaj yaptığımı hatırlıyorum. Ekonomi bürokrasisi ve siyaset bu tür krizlerde önce şu soruya bakar: Bu iş bize neye mal olacak? Depremlerde olduğu gibi, işin süresi her şeyden önce belirleyicidir. Bu noktada analistlerin, iktisatçıların ve uluslararası banka çevrelerinin modellemeleri devreye girer. Savaşın süresine, petrol fiyatlarına, stok durumuna ve üretim seviyesine göre çeşitli hesaplamalar yapılır. Savaş bir hafta sürerse ne olur, daha uzun sürerse ne olur? Çünkü Hürmüz Boğazı dediğimiz yer LNG hariç dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği bir geçiş noktasıdır; dolayısıyla son derece kritiktir.

Bir de şunu düşünmek gerekir: Önceki krizlerden farklı olarak bugün Rusya-Ukrayna savaşı devam ediyor ve ABD’de Trump gibi bir lider var. Avrupa’nın Rus gazına bağımlılığı ve enerji maliyetlerindeki artış nedeniyle ciddi bir sıkıntı yaşadığı da biliniyor. Özellikle Almanya başta olmak üzere, Avrupa Birliği ülkeleri, Rus gazı sayesinde son 40 yılda önemli bir sanayi performansı göstermişti ancak bugün hem hizmetler sektöründe, hem de sanayide ciddi sorunlar yaşanıyor.

Bu tür analizlerde Hürmüz Boğazı gibi bir şok yaşandığında ilk olarak ne olur? Fiilen boğaz kapanırsa navlun fiyatları yani tanker taşımacılığı maliyetleri hızla yükselir. Öncelikle sigorta şirketleri devreye girer ve “Ben bu bölgeyi artık sigortalamam” diyerek teminatlarını geri çeker, “Oradan geçerse ve batarsa ödemem” der ve bu durum zaten başlı başına büyük bir kriz yaratır. Sigorta piyasası çöker, taşımacılık maliyetleri artar ve kriz katlanarak büyür.

Bu bölgede doğrudan petrol ihraç eden ülkelerin başında Irak gelir; ardından Suudi Arabistan ve Kuveyt vardır. Irak ve Kuveyt’in alternatif bir ihracat yolu yoktur; petrol sevkiyatlarını neredeyse tamamen Hürmüz üzerinden yapmak zorundadırlar. Suudi Arabistan’ın ise karadan Kızıldeniz’e ulaşan bir boru hattı vardır ama bu hat da çeşitli sorunlar barındırır çünkü içerideki kaynakları oraya taşımak gerekir.

Hürmüz Boğazı devre dışı kalır ise Irak ve Kuveyt önce depolarını kullanır ancak bu depoların dayanma süresi genellikle en fazla iki hafta, bazen bir aya kadar uzanabilir. Bugün petrol fiyatlarının 100 doların üzerine çıkmış olması, bazı depo ve rafinerilerin zarar görmüş olmasının da bir sonucu olabilir.

Tahribatın boyutunu henüz bilmiyoruz ama depolardaki petrolün dayanma gücü sınırlıdır. Alternatif hatlar kısmen devreye girse bile — örneğin Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz hattı — burada da Husilerin saldırı riski söz konusudur. Yani her alternatif güzergâh ayrı bir risk barındırır. Irak’ın depolama kapasitesi sınırlıdır ve ihracatının yaklaşık %95’i Basra Körfezi üzerinden yani Hürmüz Boğazı yoluyla yapılır. Aynı durum Kuveyt için de geçerlidir.

Suudi Arabistan’ın karadan nakliyat yaparak açığı kapatması teorik olarak mümkün olsa da hem depolama, hem de sevkiyat kapasitesi açısından bu da oldukça zordur. Aynı zamanda Asya’ya giden gemilerin navlun maliyetleri de artar çünkü gemiler Aden Körfezi üzerinden dolaşmak zorunda kalabilir. Avrupa’ya giden sevkiyat ise Süveyş Kanalı’ndan geçer ama orada da Husilerin saldırı riski vardır.

Kısacası dünya petrol ve enerji düzeni büyük ölçüde Hürmüz Boğazı’na bağımlıdır. Bu yüzden bu boğazdaki bir kesinti öncelikle Irak ve Kuveyt’i vurur ve diğer ülkelerin bu kaybı telafi etmesi son derece zorlaşır.

Modellemelere göre birkaç hafta boyunca depolardan ve alternatif hatlardan sevkiyat yapılabilir; bu nedenle fiyatlar belli bir seviyede tutulabilir ancak ikinci hafta içinde petrolün 100 doların üzerine çıkmış olması bu alternatiflerin hızla azaldığını, hatta bazı durumlarda imkânsızlaştığını gösteriyor olabilir.

Önümüzdeki dönemde fiyatların 150 dolara kadar çıkması pekâlâ mümkündür çünkü üçüncü ya da dördüncü haftada telafi edilmesi gereken açık yaklaşık 10 milyon varile ulaşabilir. Bu açığın kapatılması ne ABD’nin, ne de Rusya’nın kapasitesiyle kolayca mümkün değildir. Rusya zaten Ukrayna ile savaş halinde. LNG’yi bir kenara bırakarak yalnızca petrol üzerinden konuştuğumuzda diğer petrol üreticisi ülkelerin kapasite artışları bile bu açığı telafi etmeye yetmeyebilir - yapılan hesaplamalar bunu gösteriyor.

Bu durumdan en çok etkilenecek ülkelerin başında Asya ülkeleri gelir. Irak ve İran petrolünün en büyük alıcıları Çin ve Hindistan’dır. İran petrolünü büyük ölçüde Çin satın alırken, Hindistan da Irak petrolünün yaklaşık %60’ını buradan karşılamaktadır.

Dolayısıyla İran’a yönelik bu savaş fiilen İran’la sınırlı bir savaş değildir. Aynı zamanda BRICS dünyasına yönelmiş bir savaş olarak da görülebilir. Venezuela’ya yönelik müdahaleler de bu çerçevede değerlendirilebilir yani yükselen BRICS dünyasına karşı ABD’nin ve onunla birlikte hareket eden Batı blokunun yürüttüğü daha geniş bir stratejik mücadele söz konusudur.

Bunu aslında çok uzun zamandır konuşuyoruz, Açık Radyo’da 2003 yılında da bu konuları tartıştığımızı hatırlıyorum: Bush yönetimi döneminde Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in hazırladığı bir rapor vardı ve bu raporda temel strateji, dünyanın petrolüne bağımlı olmadan yaşayabilecek bir enerji düzeni kurmak ama aynı zamanda dünya petrolünü kontrol altında tutmaktı.

Ö.M.: Evet, ben de araya gireyim izninizle. Levent Erden’in, sizin değindiklerinizi de içeren, Gazete Oksijen’de yayımlanan “İnsan sormaktan sormaktan yorulur mu?” başlıklı bir analizi vardı; Hürmüz Boğazı’na “7 kocalı Hürmüz” diyor.

“İpek Yolu önemini kaybetmiş olsa da Hürmüz petrolün kilidi,” diyor sizin de söylediğiniz gibi. Dünya üretiminin yaklaşık %20’si yani günde 20 milyon varilden fazla ham petrol oradan geçiyor. “Hürmüz’ün yedi petrol üreticisi kocası” olarak da Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Irak ve tabii İran’ı sayıyor. Bu ülkeler ürettikleri petrolün büyük çoğunluğunu buradan naklediyorlar. Dolayısıyla buranın kapatılması dünya ekonomisini çok büyük ölçüde etkileyecektir. Üstelik dünya, 1973’te Yom Kippur Savaşı sonrasında ortaya çıkan petrol krizinin yarattığı sonuçların yalnızca ekonomik değil; toplumsal ve siyasi boyutlarını da yeni yeni keşfediyor.

Mesela sadece Dubai’de Fortune 500 şirketlerinden 96’sının bölge merkezi bulunuyor. Körfez İşbirliği Konseyi (GCC) ülkeleri de hesaba katıldığında, başta finans ve teknoloji olmak üzere çok sayıda küresel şirket, dünyanın bir bölümünü buradan yönetiyor. Sadece bu yıl 44 büyük şirket Riyad’da merkez açma lisansı almış.

Bütün bunlar yaşanırken bir anda ABD Savunma Bakanlığı ile Anthropic adlı yapay zekâ şirketi arasında da bir kriz ortaya çıktı. Şirketin “Claude” adlı ürünü bir süredir askerî alanlarda yoğun biçimde kullanılıyordu ancak yine Gazete Oksijen’de çıkan bir yazıda da belirtildiği gibi Anthropic, toplum gözetlemesi ve otonom ölümcül silahlar için kullanılmasına karşı çıkarak bu tür kullanım alanlarını engelleme kararı aldı. Bunun üzerine Trump’ın çok sert tepki gösterdiği ve şirketin dört ay içinde tasfiye edilmesinin gündeme geldiği yazıldı. Anthropic, Dario ve Daniela Amodei kardeşlerin öncülüğünde OpenAI’dan ayrılan yöneticiler tarafından kurulmuştu. Şirketin kültüründe insan merkezli ve insan değerlerine odaklanan bir yapay zekâ yaklaşımı benimsenmişti.

Levent Erden de bütün bunların giderek daha büyük bir küresel çatışmaya dönüştüğünü söylüyor ve şu soruyu soruyor: “Hiçbir ülke, hiçbir şirket, hatta hiçbir toplum bu gelişmelerin dışında kalabilir mi?” Sizin de söylediğiniz soruları aslında bir kez daha hatırlatıyor.

A.B.: Enerjinin bu kadar pahalı hale gelmesi, yedek depoların —gelişmiş ülkelerin ya da petrol üreticisi ülkelerin depolarının— kullanılsa bile bir süreyle sınırlı olması ve alternatif yollar denense dahi bunların da sınırlı kapasiteye sahip olması nedeniyle üçüncü haftadan sonra, özellikle Hürmüz Boğazı özelinde dördüncü haftaya doğru gelindiğinde durum oldukça vahim bir noktaya ulaşabiliyor. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak ekonomiler tahrip oluyor; zaten savaşın kendisi de ekonomileri yıkıma uğratıyor.

Şu anda bunun tam hacmini bilmiyoruz: yıkılan binalar, hayatını kaybeden insanlar, fabrikalar, üretim tesisleri, rafineriler, boru hatları… Katar’daki LNG tesislerinin de zarar görmüş olabileceği söyleniyor ama biz şu anda sadece petrol tarafına bakıyoruz. Dolayısıyla bütün bunlar, daha önce yaşadığımız enerji şoklarına benzer bir şokun dünyayı beklediğini gösteriyor. Temelde enerji maliyetlerinin artması sanayiyi etkiliyor, sanayinin etkilenmesi ise işsizlik sorununa kadar uzanıyor.

Bizim gibi ülkelerde yani Türkiye gibi enerji üretmeyen ülkelerde enerji üreten ülkeler ile arada ciddi bir etki farkı oluşuyor. Kendine yeten ve yetemeyen ülkeler arasında fark büyüyor. Türkiye’nin yıllık yaklaşık 60 milyar dolarlık bir enerji faturası var ve bu, dış açığın en önemli kalemlerinden birini oluşturuyor. Son yıllarda kaynakları çeşitlendirme çabası oldu ama Rusya hâlâ temel bir kaynak. Ayrıca İran ile de gaz anlaşmamız var. Irak’ta eskiden çalışan bir hat vardı, 1990’da ve 2003’te kapanmıştı; bu da olumsuz etkilere katkıda bulunuyordu.

Türkiye gibi bölgenin en yakın ülkelerinden biri olan, İran’la sınır komşusu, geçmişte Irak’la yoğun ilişkileri olan ve Suriye gibi son derece netameli bir coğrafyada bulunan bir ülkenin yaklaşık üç yıldır sözde bir istikrar programı uyguladığı söyleniyor ancak bu program sayısız revizyondan geçti ve başarılı bir istikrar programı olduğu da söylenemez.

Geçen hafta Cuma gününe kadar dövizi stabil tutabilmek için Merkez Bankası rezervlerinden yaklaşık 12 milyar dolarlık satış yapıldı. Her an pompalara zam gelme olasılığı var. Bunun bütçeden çeşitli formüllerle telafi edilmesi imkânı da artık çok sınırlı. Geçen gün gördüm: Türkiye’de neredeyse nüfusun yarısına yakın sayıda otomobil var. Dolayısıyla Türkiye bu gelişmelerden ciddi şekilde etkilenecek ülkelerden biri.

Geçmişe baktığımda sadece kendi arşivim üzerinden bile hatırlıyorum: 1990’da Turgut Özal cumhurbaşkanıydı ve “1 koyup 3 alma” formülüyle savaşın bizzat içine girilmesini savunmuştu. O dönemde iç politikada, ANAP iktidarı sırasında, askerler savaşa doğrudan girmek yerine üslerin kullandırılmasını tercih ettiler. Buna rağmen Türkiye ciddi şekilde olumsuz etkilendi çünkü Irak’la ticaret çok yüksek boyutlardaydı. Zaten iki komşu ülkeyle yani İran ve Irak’la yapılan ticaret böyle durumlarda hemen etkilenir.

Bunun ötesinde borçlanma maliyetleri de dünyada yükseliyor. Türkiye zaten borçlanmadan yaşayabilen bir ekonomi değil; sürekli borcunu yenilemek zorunda ve rezervlerini de bu şekilde sağlamaya çalışıyor. Borçlanma maliyetlerinin yükselmesi, enerji maliyetlerinin artması ve buna gıda fiyatlarının eklenmesi çok ciddi bir sorun yaratıyor. Türkiye’de gıda fiyatları zaten son derece yüksek. Gübre fiyatlarını konuşuyoruz; petrol fiyatı yükseliyor, gübre maliyetleri artıyor, ardından gıda fiyatları yükseliyor.

Bütün bunların daha da artması kaçınılmaz görünüyor. Bu savaşın üç–dört ay sürmesine dünya ekonomisinin tahammül edebileceğini de söylemek zor. Mesela Rusya petrol üreten bir ülke ama açığı telafi edecek bir pozisyonda değil çünkü ambargo altında; Batı bankalarında yaklaşık 300 milyar doları bloke edilmiş durumda ve bu paranın faiz gelirleri Ukrayna’ya silah desteği için kullanılıyor.

Dünya hali gerçekten son derece kötü. Bu süreç Türkiye ekonomisini de ciddi şekilde etkileyecek. Geçen hafta son sözüm şu olmuştu: Savaş devam ederken seçim olur mu? Çünkü savaş olmasa bile savaşın ekonomik etkileriyle karşı karşıyayız ve ekonomi bu kadar kötü durumdayken hiçbir iktidar böyle bir tabloyla seçime gitmek istemez. Zaten gidişat son derece kötü; önümüzdeki günlerde bunun yansımaları daha da belirginleşecek. Belki de hesap edilen şey, son yıl birtakım sosyal yardımlar dağıtarak seçim öncesi durumu kurtarma düşüncesi. Ancak bu yaklaşımın işe yaraması mümkün görünmüyor. Üstelik kaynakların önemli bir kısmı da yolsuzluklara ayrılmış durumda. Dolayısıyla gerçekten hayal gücünün ötesinde bir felakete doğru gidiyoruz; hem dünya, hem de Türkiye açısından.

Ö.M.: Siz söylediniz ama bir kez daha altını çizmekte yarar olabilir. Karar gazetesinde yer alan ve Bloomberg kaynaklı bir haberde, ABD ile İsrail’in ortak saldırısının küresel piyasalarda yarattığı büyük türbülansın sürdüğü ve bunun Türkiye ekonomisine etkilerinin de giderek netleştiği belirtiliyordu.

ABD merkezli finans devi Bloomberg’in yayımladığı son rapora göre Türkiye, savaşın yarattığı jeopolitik şok dalgasına karşı Türk lirasını stabil tutabilmek amacıyla Merkez Bankası aracılığıyla yalnızca bir hafta içinde yaklaşık 12 milyar dolar harcamak zorunda kaldı. Bunun ise sürdürülebilir ya da uzun süre devam ettirilebilir bir durum olmadığı ifade ediliyor.

A.B.: 1991’de Merkez Bankası’nın yurt dışından Türk Hava Kurumu uçaklarıyla para getirdiğini hatırlıyorum. İnsanlar kapılara yığılmıştı. Bu iş dördüncü haftaya uzarsa yakıt karnesi uygulaması bile gündeme gelebilir. 1974’te ve 1978’de Batı dünyası bunu yaşamıştı. Günlük 10 milyon varillik açığı telafi edemeyen bir dünyada, ülkelerin kendi içlerinde bu tür tedbirler almak zorunda kalması ihtimaliyle karşı karşıya kalabiliriz.

Ö.M.: Katar Enerji Bakanı’nın da bu konuda bir açıklaması vardı. Halk TV’de yer alan haberde, Katar’ın en büyük sıvılaştırılmış petrol gazı tesisinin İran’a ait İHA’lar tarafından hedef alınmasının bölgede büyük bir sarsıntı yarattığını söylediği ve “Dünya ekonomisi çökebilir” uyarısında bulunduğu aktarılıyordu.

Orta Doğu’daki savaşın birkaç hafta daha sürmesi halinde ki sabah okuduğumuz haberler de bunun böyle olabileceğini gösteriyor, Körfez’de üretimin tamamen durabileceği belirtiliyor. Katar’ın mücbir sebep ilan etmesi durumunda petrol fiyatlarının 150 dolara kadar fırlayabileceği ve küresel GSYİH büyümesinin ciddi biçimde sekteye uğrayacağı konusunda dünyayı uyardığı ifade ediliyor. Bu da sizin söylediklerinizi doğrular nitelikte bir değerlendirme olarak öne çıkıyor.

A.B.: Gerçekten bütün bu sarsıntılar için sıkça söylenen “tarihin bir kavşağındayız” gibi ifadeler çoğu zaman beylik laflar olarak görülür ancak bu kez yaşananlar ciddi sonuçlara yol açabilecek gibi görünüyor. Hindistan ve Çin, İran ve Körfez petrolünü yoğun biçimde kullanıyor. Özellikle Çin ihracat yapmadan yaşayamaz; ihracat demek liman demek, gemiler demek, ulaşım demek.

Kuveyt’teydi galiba bombalanan bir rafineri; bu tesis dünyanın önemli jet yakıtı üretim merkezlerinden biriydi.

Ö.Ö.: Ömer Bey’in az evvel bahsettiği Katar Ras Laffan.

A.B.: Evet, Katar değil mi? Pardon. Bu ne yapar? Uçak fiyatlarını, ulaşımı vs. etkiler. Bu da her şeyden önce turizmi etkiler. Savaşın bir ayı geçmesi ve hatta aylar sürmesi ihtimali var; nitekim Trump, “Bu savaşın süresine ben karar veririm” diyor.

ABD de bundan etkilenecektir. Bu zincirleme etki bütün dünya ekonomilerine sirayet edecektir ve bunun bedelini de yoksullar ödeyecektir. Savaşın bedelini zenginler değil, yoksullar öder. Zaten yoksulluk had safhada. Bu bağlamda ekmek fiyatları, gıda fiyatları önümüzdeki dönemde daha da artabilir. Türkiye’nin içinde bulunduğu durum da belli, dünyanın durumu da belli.

Ucuz Rus gazı üzerinden Ukrayna konusunda öyle yanlış politikalar uygulandı ki Avrupa Birliği ve Avrupa adeta kendi ayaklarına sıktı. Avrupa ekonomileri zaten etkilenmiş durumda ve şimdi muhtaç oldukları yerlerle yeni anlaşmalar yapmaya çalışıyorlar. Türkiye’ye gidip anlaşma yapıyorlar. Neyle? Geçen hafta bahsettim ama henüz açıklanmadı: Hem savunma, hem de enerji anlaşmaları ABD ile yapılıyor. Oysa dünyanın tamamına ABD’nin enerji sağlaması mümkün değil. Rus gazı kolay bir alternatif değil; Körfez gazının ve petrolünün alternatifi de kolay bir alternatif değil. Dolayısıyla ortada bana göre muazzam bir BRICS mücadelesi var.

Bunun sonrasında rezerv para tartışmaları ve ekonomik ayrışmalar daha da hızlanacaktır. Dünya gerçekten Batı–Doğu ekseninde ve Kuzey–Güney ekseninde yaşadığı değişimin daha da hızlandığı, hatların daha belirgin çizildiği bir döneme girmiş durumda.

Ö.M.: Kıyametin eşiğindeyiz ve bunu elbette konuşmaya devam edeceğiz.

A.B.: Böyle bir ortamda, özgürlüğün kalmadığı bir atmosferde —kabaca söylediğimiz gibi— İBB’nin Ekrem İmamoğlu davası başlıyor ve hangi tür kısıtlar içinde başladığı da ortada. Dolayısıyla dünyada ve Türkiye’de tepe taklak olmuş bir ekonomik düzende, seçimleri, iktidarı ve otokrasi yönündeki gelişmeleri de izlemek durumundayız. Bu baskıların daha da artacağı anlaşılıyor.

Ö.M.: Çok teşekkür ederiz Ali Bey, görüşmek üzere.

A.B.: Görüşmek üzere, hoşçakalın!

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.