Mohammad Marandi, yaklaşan İran Savaşı müzakerelerinin, İsrail'in geleceğinin ve küresel ekonominin bağlı olduğu karmaşık jeopolitik değişkenleri ele almak üzere katılıyor.
Küresel ekonomi büyük bir krizin eşiğinde sallanırken, Amerika Birleşik Devletleri, Pakistan hükümetinin de yardımıyla, İran'a karşı yürütülen savaşı sona erdirecek ve bu hafta sonu imzalanabilecek bir anlaşmayı bir kez daha sonuçlandırmaya çalışıyor. İran'a yönelik ABD/İsrail saldırganlığının tamamen sona ermesi için hâlâ atılması gereken birçok adım var, ancak petrol rezervleri azalırken zaman da tükeniyor. Ve elbette, bir anlaşma imzalansa bile, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in bunu ihlal edip etmeyeceği henüz belli değil.
Bu bölümde Chris Hedges, İran'ın nükleer müzakere ekibinin eski danışmanlarından Profesör Mohammad Marandi ile bir barış anlaşmasının durumu ve İran'a karşı yürütülen savaşın Ortadoğu'nun jeopolitik dengelerini yeniden nasıl şekillendirdiği üzerine konuşuyor. Dr. Marandi, geçen yıl İran'a karşı yürütülen On İki Gün Savaşı'nın ardından güç dengelerinin İran lehine değiştiğini ve bunun, 2015 yılında Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) müzakerelerinin yürütüldüğü dönemdeki ortamdan önemli ölçüde farklı olduğunu belirtiyor.
Profesör Marandi, İran'ın mevcut çatışmada izlediği başarılı askerî stratejiyle dünyayı ve hatta kendi halkını şaşırttığını ve etkilediğini söylüyor. Artık İranlılar büyük ölçüde savaşı kazanabileceklerine inanıyor ve ABD ile İsrail'e önemli tavizler vermeye istekli değiller. Marandi, bunu “hayatta kalma savaşı” olarak gören İranlıların yılmadığını anlatıyor. İran kültürünü dayanıklılık ve köklü bir direniş anlayışı üzerine kurulu olarak tanımlıyor. İranlılar ayrıca Filistinlilere ve Lübnan halkına verdikleri destekte de kararlılık gösteriyor.
Hedges ve Marandi, birçok Arap devletinin Büyük İsrail yönündeki Siyonist vizyona ve Gazze ile Beyrut'a yönelik acımasız saldırılara karşı koymakta başarısız olduğunu tartışıyor ve bu ülkelerin liderlerini “hainler” olarak nitelendiriyor. İsrail rejiminin bunun ardından ayakta kalamayacağını öngören ikili, “Trump ile İran arasındaki savaşın tarihî bir an ve muhtemelen son birkaç on yıldaki dünya meseleleri açısından en önemli olay olduğunu” ifade ediyor.
Chris Hedges: Pakistan başbakanı Şahbaz Şerif bugün, Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında varılacak bir barış anlaşmasının 24 saat içinde sonuçlandırılmasının “muhtemel olarak beklendiğini” duyurdu. Ancak İran Dışişleri Bakanlığı, anlaşmanın resmiyet kazanmasının birkaç gün daha sürebileceğini söyledi.
İran'ın uğradığı kayıplara ve savaşın tetiklediği ekonomik krize, ayrıca savaşın yaklaşık 270 milyar dolarlık bir zarara yol açtığının tahmin edilmesine rağmen, ABD ve İsrail'in hedeflerinin hiçbiri gerçekleşmedi. İran devleti çökmedi ve merkezinde İslam Devrim Muhafızları Ordusu'nun (IRGC) bulunduğu yeni liderlik meydan okumayı sürdürüyor. İran, dünyanın petrol ve doğal gaz arzının yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü korurken, petrol tankerlerinin boğazdan geçişi için Çin para birimiyle ödenmek üzere 2 milyon dolara kadar ücret alıyor.
Boğaz yeniden açılmazsa dünya ekonomisi uçuruma doğru sürükleniyor; Japonya ve ABD gibi ülkelerde petrol kıtlığını hafifletmek için kullanılan stratejik rezervler hızla tükenirken, bunun haftalar içinde gerçekleşmesi mümkün görünüyor. Dünya genelinde yükselen gaz ve petrol fiyatları — ABD'de benzin fiyatları geçen yıla göre yüzde 34, dizel fiyatları ise yüzde 53 artmış durumda — azotlu gübre, alüminyum ve helyum gibi hayati öneme sahip ürünlerde yaşanan kıtlıklarla daha da ağırlaşıyor.
Trump ve İsrailli müttefikleri, hoşlarına gitsin ya da gitmesin, kozların İran'ın elinde olduğunun son derece farkında. İran'ın temel ve benim tahminime göre büyük ölçüde müzakereye kapalı talepleri şunlar: Lübnan da dâhil olmak üzere tüm cephelerde savaşın derhâl ve kalıcı olarak sona erdirilmesi; ABD'nin İran'ın iç işlerine müdahale etmeyeceğine ve egemenliğine saygı göstereceğine dair taahhütte bulunması; ABD'nin deniz ablukasının 30 gün içinde tamamen kaldırılması; ABD güçlerinin İran çevresindeki bölgelerden çekilmesi; Hürmüz Boğazı'nın İran'ın belirleyeceği düzenlemeler çerçevesinde 30 gün içinde yeniden açılması; İran petrolü, petrokimya ürünleri ve türevlerine yönelik yaptırımların askıya alınması ve ilgili mali kaynaklara tam erişim sağlanması; ABD ve müttefikleri tarafından karşılanacak en az 300 milyar dolar değerinde yeniden inşa planları; nükleer konular, yaptırımların kaldırılması ve ilgili BM Güvenlik Konseyi ile Uluslararası Atom Enerji Ajansı (IAEA) Yönetim Kurulu kararlarının kaldırılması konusunda nihai bir anlaşmaya varılması için 60 günlük bir müzakere süreci; İran'ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında nükleer silah üretmeme taahhüdünü yenilemesi; görüşmeler süresince bölgede ABD askerî varlığının artırılmaması ve yeni yaptırımlar uygulanmaması; dondurulmuş İran fonlarından 24 milyar doların serbest bırakılması ve bunun yarısının müzakereler başlamadan önce kullanıma açılması; anlaşmanın uygulanmasını güvence altına alacak bir denetim mekanizmasının oluşturulması; nihai anlaşmanın bir BM Güvenlik Konseyi kararıyla onaylanması ve son görüşmelerin ancak İran'ın dondurulmuş fonlarının yarısı serbest bırakıldıktan, petrol yaptırımları askıya alındıktan ve deniz ablukası kaldırıldıktan sonra planlanması.
Savaşın bölgesel ve küresel sonuçlarını konuşmak üzere Tahran'dan bize katılan konuğum siyaset analisti ve akademisyen Dr. Mohammad Marandi. Kendisi, University of Tehran profesörü ve İran'ın nükleer müzakere ekibinin eski danışmanlarından biri. Mohammad, sanırım Başkan Donald Trump otuz dokuzuncu kez bir anlaşmaya varıldığını duyurdu. Gerçi buna belki bir barış anlaşması dememeliyiz, ancak müzakerelerin başlamasına imkân tanıyacak bir tür uzlaşının sağlandığını söylüyor. Pakistanlılar elbette oldukça iyimser. İran Dışişleri Bakanlığı ise, giriş bölümünde de belirttiğim gibi, anlaşmanın yarın, yani pazar günü imzalanmasının muhtemel olmadığını, daha uzun sürebileceğini ifade etti. Tahran'dan gelişmeleri takip eden biri olarak sizin bakış açınızdan, şu anda bulunduğumuz nokta nedir?
Mohammad Marandi: Henüz nihai bir anlaşma yok. Hâlâ görüş ayrılıkları mevcut. Bu nedenle yarının pek olası görünmediğini söylediklerinde, bunun nedeni bu farklılıkların henüz giderilmemiş olması. Elbette mutabakat zaptı (MOU), taraflar anlaşmayı ya da mutabakat zaptını imzalasa bile, barışın sağlanacağı anlamına gelmiyor; çünkü önümüzdeki günlerde ve haftalarda pek çok şey yaşanabilir. Ayrıca İsrail rejiminin bölgede durumun normalleşmesini engellemeye çalıştığı da şimdiden açık. Lübnan'a yönelik saldırılar hız kazandı. Öldürmeler artıyor. Güney ve orta Lübnan'daki köy ve kasabaları bombalıyorlar; her gün onlarca insanı — erkekleri, kadınları, çocukları — öldürüyorlar. Bunun onlar için hiçbir önemi yok. Bunu tüm güneyi dümdüz ederek Gazze'ye benzetmek için yapıyorlar ve birçok yer zaten Gazze'ye benzemeye başladı. Dolayısıyla İsrail rejiminin ve İsrail lobisinin direnci, bir imza atılsa bile ilerlemeyi sekteye uğratabilir. Ancak günün sonunda, eğer süreç sekteye uğramazsa ikinci aşamaya geçeriz. İşte orada işler daha da karmaşık hâle geliyor; çünkü İran'a yönelik kaldırılması gereken yaptırımlar meselesi var. Bunların çoğu Amerika Birleşik Devletleri'nde yasa niteliğinde. Ve elbette İran'ın nükleer programı, ülkenin söküp atmaya ya da vazgeçmeye hazır olduğu bir şey değil. Zenginleştirmeden vazgeçmeyecek, çünkü bunu egemenlik hakkı olarak görüyor. Dolayısıyla önümüzde devasa bir mayın tarlası bulunuyor. Ve şu anda konuştuğumuz sırada boğaz hâlâ kapalı. Küresel bir ekonomik krize doğru ilerliyoruz ve eğer mutabakat zaptı imzalanır, süreç ilerler ve ardından bir aksama yaşanırsa, boğaz yeniden kapatılabilir. Bu yüzden hiçbir şey kesin değil.
C.H.: Lübnan hakkında soru sormak istiyorum; çünkü ateşkes ilan edildiği andan itibaren, Amerika Birleşik Devletleri'nin ihlal ettiği ve elbette İsrail'in de, sanırım on dakika içinde Lübnan'a çok ama çok ağır bir saldırı düzenleyerek derhâl ihlal ettiği bir ateşkesti bu. Ve elbette bunu Gazze'deki “ateşkes anlaşması”nda da görüyoruz. Sanırım bu yürürlüğe girdiğinden beri İsrail tarafından bin kadar Filistinli öldürüldü. Merak ettiğim şey, önümüzde tökezleyerek ilerleyeceğimiz sürecin böyle bir seyir izleyip izlemeyeceği; yani periyodik ihlaller, periyodik saldırılar ve ardından İsrail'in İran'ın temel taleplerinden birine uymayı tamamen reddetmesi. Bu talep de Lübnan'daki çatışmaların sona ermesi. Buradaki mantık şu: Anlaşmanın bir parçası olarak İran, bölgedeki ABD müttefiklerine saldırmayacak; ancak aynı zamanda İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri de Hizbullah gibi İran'ın müttefiklerine saldırmamalı.
M.M.: Bu aynı zamanda Gazze'yi de kapsıyor, her ne kadar adı açıkça anılmasa da. Ancak Lübnan'daki köy, kasaba ve kentlere yönelik yoğun hava saldırıları nedeniyle ülkenin adı özellikle zikrediliyor. Fakat bu bir ihtimal ve İranlıların da anlaşmanın başarıya ulaşmasını engelleyeceğini söyledikleri şey bu. İranlıların çok büyük bir kozu var. Bu da elbette Hürmüz Boğazı. İran, ABD'nin müttefiklerinin Hürmüz Boğazı'nı kullanmasını engelleyebilme kapasitesine sahip. Çünkü İran aslında Hürmüz Boğazı'nı kapatmıyor; hiçbir zaman tamamen kapatmadı. Savaş sırasında İran'a dost olan ya da ülkeye yönelik saldırılara katılmayan ülkelerin gemileri gidip gelmeye devam ediyor. Amerikalıların boğazın birkaç gün boyunca tamamen kapatılmasını dayattığı dönem dışında, bu süreç boyunca gidip gelmeye devam ettiler. Ancak Suudiler, Emirlikler, Kuveyt, Bahreyn, Katar gibi ülkelerin gemileri ya da onlarla bağlantılı gemiler boğazdan geçemiyor; çünkü savaşa katıldılar. Dolayısıyla bu anlaşma kapsamında onların boğazı kullanmalarına izin verilecek. Fakat İsrailliler anlaşmayı ihlal ederse, bu Amerikalıların da anlaşmayı ihlal ettiği anlamına gelir. Geçen sefer ne olduğunu gördük ve siz de buna değindiniz. Otuz dokuz günlük savaşın ardından bir ateşkes ilan edildiğinde, Lübnan'daki çatışmaların sona erdirilmesine yönelik bir anlaşma vardı ve elbette bu ülkelerle bağlantılı gemiler için boğazın açılması planlanıyordu. Ancak Netanyahu ülkede yoğun bombardımana başladığında İranlılar bu gemilerin çıkışını engelledi. Ardından Trump da İran limanlarına abluka uyguladı. Bu nedenle boğaz, Amerika Birleşik Devletleri ile müttefik olan bu ülkeler açısından hâlâ büyük ölçüde kapalı durumda. Vurgulamak istediğim nokta şu: Bu süreç, 2015'teki nükleer anlaşma olan JCPOA gibi olmayacak. İranlılar o dönemde yükümlülüklerini yerine getirmişti, ancak Amerikalılar birçok durumda bunu yapmamayı tercih etti. Obama, o dönemde İran'a ve İran yönetimine gerçekten büyük zarar verdi; çünkü yerine getirmesi gereken bir dizi taahhüt vardı ve bunların çoğunu yerine getirmekten kaçındı. Bu yüzden JCPOA İran'da olumlu karşılanan bir anlaşma olarak görülmüyor. Bu kez İranlıların yaptığı şey ise şu: Önce Amerika Birleşik Devletleri İran'ın varlıklarını serbest bırakmalı, Amerika Birleşik Devletleri Lübnan'daki bu katliama son vermeli ve ancak ondan sonra ilerleyebiliriz diyorlar. Dolayısıyla sıralama JCPOA'dakinden farklı. JCPOA'da İran yükümlülüklerini yerine getiriyor, ardından Amerikalılar bunu yapıp yapmamayı seçebiliyordu. Şimdi ise bazı açılardan önce Amerikalıların adım atması gerekiyor; bazı diğer açılardan ise süreç eş zamanlı ilerliyor.
C.H.: Amerikalılar İran'la yaptıkları anlaşmalara hiçbir zaman sadık kalmadılar. Bu durum, İran'ın iç işlerine müdahale edilmeyeceğinin ve benzeri taahhütlerin verildiği Cezayir Anlaşması'na kadar uzanıyor; bunu siz açıklayabilirsiniz. Ardından çeşitli ateşkes anlaşmaları geldi — müzakereler sürerken İran'ın bombalanması, son ateşkes anlaşması ve Amerika Birleşik Devletleri'nin neredeyse hemen ardından İran'a abluka uygulaması gibi. Yani bu durum sürekli tekrarlandı ve bence İran perspektifinden bakıldığında ABD'nin anlaşmaları ihlal etmesine ilişkin çok uzun bir geçmişi olduğunu belirtmek önemli;
M.M.: Evet, kesinlikle. Ayrıca Afganistan, Irak, Lübnan ve başka yerlerle ilgili süreçlerde de yaptığımız başka anlaşmalar vardı. Ve her bir durumda anlaşmayı bozan ve ihlal eden taraf Amerikalılar oldu. Bu yüzden Tahran'da büyük bir şüphecilik var. Bunun imzalanacağına, ardından Amerikalıların gönüllü olarak taahhütlerini yerine getireceğine, sonra ikinci aşamaya geçeceğimize ve nihayetinde kapsamlı bir anlaşmaya ulaşacağımıza inanan kimseyi tanımıyorum. Ben şahsen bunu son derece düşük bir ihtimal olarak görüyorum. Ve süreç boyunca her şey yaşanabilir. Hatta şu anda, yani cumartesi gecesi saat on itibarıyla bile, anlaşmanın imzalanacağından hâlâ emin değilim. Şansın yüksek olduğunu düşünüyorum çünkü Trump baskı altında, ancak anlaşmanın bazı unsurlarına yönelik ciddi bir direnç var ve bunlar İran açısından anlaşmayı bozabilecek nitelikte meseleler. Amerikalılar, İsraillilerin Lübnan konusunda ellerinin bağlanmasını istemiyor. İranlılar ise bir ateşkes olması gerektiğini ve savaş başlamadan önceki duruma geri dönülmesi gerektiğini söylüyor. Ayrıca İsrail'in istediği zaman Lübnan'a saldırı düzenleme imkânına sahip olmaması gerektiğini savunuyorlar.
C.H.: İsraillilerin herhangi bir anlaşmayı sabote etmekte çıkarı var. Yani burada Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail arasındaki ayrışmadan söz ediyoruz. Elbette Trump'ın hissettiği baskı da küresel bir mali çöküşün eşiğinde bulunması. Stratejik petrol rezervleri neredeyse dip seviyelere inmiş durumda. Elinde çok fazla zaman kalmadı.
M.M.: Evet, İran'ın sahip olduğu temel koz bu. Otuz dokuz günlük çatışma boyunca İranlılar savaş alanında oldukça başarılı olduklarını düşünüyorlar. Savaşı kazandıkları hissine sahipler. Sadece hayatta kaldıkları anlamında değil; İsrail rejimine, ABD üslerine ya da İran'ın kritik altyapısına ve sivil hedeflerine yönelik saldırılara misilleme olarak Amerika Birleşik Devletleri'yle bağlantılı varlıklara ve ABD müttefiklerine karşı etkili karşılıklar verdiklerini düşünüyorlar. Bu nedenle bugün sıradan İranlılar arasında özgüven oldukça yüksek. Savaş başladığında İran'da ortam çok sakindi, ancak herkes savaşı kazanacaklarına inanmıyordu. İran toplumunun önemli bir kesimi zaferden emindi. Fakat bir o kadar önemli bir kesim de ciddi kaygılar taşıyordu. Buna rağmen ortamın sakinliği dikkat çekiciydi. Ayetullah Hamaney'in şehit olduğu netleştiğinde bile insanların dükkânlara koşup yiyecek stokladığını görmediniz. Her şey normaldi; hatta benzin istasyonları bile. Belki bazı kuyruklar vardı ama ne benzin istasyonlarında ne de başka yerlerde olağanüstü bir durum yaşanmadı. Sonra zamanla, diyelim ki bir hafta kadar sonra — bu tamamen kişisel gözlemlerime dayanan bir tahmin — insanların giderek daha fazla özgüven kazandığını gördünüz. On gün, iki hafta sonra savaşı kazandıklarına inanıyorlardı. İran sonunda ateşkesi kabul ettiğinde, Trump koşulsuz teslimiyet talebinden vazgeçip müzakereler için çerçeve olarak İran'ın on maddelik planını fiilen kabul ettikten sonra, birçok İranlı savaşın sürdürülmesi gerektiğini söylüyordu. Hatta bugün bile savaşın devam etmesi gerektiğini söyleyen çok sayıda İranlı var. Amerikalılar taleplerimizi kabul etmezse gidip savaşmalıyız diyorlar. Bunların çoğunluk olduğunu söylemiyorum, hiçbir fikrim yok. Ancak anlatmak istediğim İranlıların özgüveninin eskisine kıyasla çok daha yüksek olduğu.
Bu nedenle İran'ın konumunun Amerikalılardan daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Ve Amerikalılar ya da İsrailliler anlaşmayı ihlal ederse, İranlıların buna sessizce boyun eğeceğine dair hiçbir şüphem yok. Bunu Lübnan konusunda da gördük. İsrailliler Beyrut'u bombalamaya ve Beyrut'un güney yarısını oluşturan, çok büyük bir bölge olan Dahiye'yi yerle bir etmeye karar verdiğinde — ve şu anda oradaki mültecilerle birlikte konuştuğumuz sırada muhtemelen bir milyondan fazla insan yaşıyor — İranlılar İsrail rejimini tehdit etmeye karar verdiler ve nihayetinde de İsrail rejimine saldırdılar. Bence bu bile İranlıların kendi konumlarına ne kadar güvendiklerini gösteriyordu.
C.H.: Ekonomik durumun nereye gittiğini görüyorsunuz? Elbette Trump, eğer boğaz kapalı kalmaya devam ederse, söylediğim gibi belki de küresel bir ekonomik bunalımın eşiğinde dolaşıyor. Ancak İran'daki savaş hasarının etkisi de çok büyük. Ekonomi zor durumda. Temel gıda ürünlerinde enflasyon oldukça yüksek. Yani İran bu saldırı nedeniyle ciddi bir bedel ödedi.
M.M.: Hiç şüphe yok ki savaşın otuz dokuz günü zarar verdi; hem de ciddi zarar verdi. İran'daki ilaç fabrikaları, çelik sanayisi, petrokimya tesisleri ve ülkenin ana doğal gaz sahası hedef alındı. Okullar, hastaneler ve apartman blokları vuruldu. Verilen zarar gerçekten büyüktü.
Elbette, Tahran'a gelip şehirde dolaşırsanız hiçbir şey görmeyebilirsiniz. Çok büyük bir şehir. Bu yüzden her yerde hasar görmezsiniz. Ararsanız bazı yerleri bulabilirsiniz. Ama her hâlükârda ciddi hasar vardı. Ardından İran limanlarına uygulanan ablukanın da kendine özgü sorunları var; çünkü Amerikalılar İran'ın ihracat ve ithalat yapmasına izin vermiyor. Bu nedenle İran'ın petrol ihracatı düştü ve İran artık güneyden gıda, tıbbi malzeme ya da ilaç ithal edemiyor. Bunun yerine Orta Asya, Hazar Denizi, Kafkasya ve Pakistan üzerinden, daha sınırlı ölçüde de Afganistan üzerinden gelen güzergâhları kullanıyorlar. Ancak buna rağmen bu hâlâ büyük bir sorun.
Şu ana kadar İranlılar olağanüstü derecede büyük bir dayanıklılık gösterdiler. Ve bunun kendi varlıklarını sürdürme savaşı olduğuna inanıyorlar. Ayrıca savaşı kazandıklarını düşünüyorlar. Bu da onlara güçlü bir özgüven unsuru kazandırmış durumda. Bunun yanında İranlılar son derece dayanıklı bir halktır. Şii Müslümanlar genel olarak kültürlerinde çok güçlü bir dayanıklılık unsuruna sahiptir ve direniş kültürü dünya görüşlerine derinlemesine işlemiştir. Peygamber'in torununun Kerbela'da mazlumların yanında yer alırken ve zalime karşı dururken şehit edilmesi, bununla bağlantılı diğer unsurlarla birlikte, ideolojilerine derinden işlemiştir. Bu nedenle Lübnan'da ve Hizbullah saflarında İsraillilere karşı, İranlılar arasında da Amerikalılara karşı böyle bir direniş görüyorsunuz. Bu yüzden buna Direniş Ekseni diyorlar; çünkü bu anlayış İmam Hüseyin'den ve Kerbela'da yaşanan olaylardan derinden etkilenmiştir. Dolayısıyla İranlıların kesinlikle, görüşüme göre, hiçbir şüphem yok ki Amerikalıların uyguladığı bu kuşatma karşısında Amerika Birleşik Devletleri'nden daha uzun süre dayanacağını düşünüyorum. Çünkü bu kuşatma iki ucu keskin bir kılıç. Bir yandan İran ekonomisini çökertmeye çalışıyorlar, diğer yandan Trump küresel ekonomiyi sarsıyor ve Amerika Birleşik Devletleri ekonomisini krize doğru itiyor. Elbette aradaki fark şu ki, daha önce İran kültürü hakkında açıkladığım nedenlerin yanı sıra İranlılar kendilerini mağdur taraf olarak görüyor ve Trump'a karşı dayanıklı olmak zorunda olduklarına inanıyorlar. Oysa Trump açısından bakıldığında, Amerikan halkı ve diğerleri bunu bir varoluş savaşı olarak görmüyor. Bu, Netanyahu ve Siyonistler adına yürütülen, tercih edilmiş bir savaş olarak görülüyor.
C.H.: İran direnişini anlamak isteyen herkesin Irak'la yapılan Sekiz Yıl Savaşı'nı incelemesi gerekir; sanırım siz de o savaşta yer almıştınız.
M.M.: Evet, o savaşta gönüllüydüm. On altı yaşındayken katıldım ve iki kez gaz saldırısına maruz kaldım. Hardal gazından ve bir sinir gazından sağ kurtuldum. Aslında ikimizin de ortak tanıdığı olan ve sizin de programınıza konuk ettiğiniz Alistair Crooke yıllar önce Direniş ve İslamcı Devrimin Esası (Resistance and the Essence of the Islamist Revolution) adlı bir kitap yazmıştı. Sanırım adı buydu. Eski bir kitap ama İngilizce dilinde İran hakkında çok fazla nitelikli kaynak olmadığını düşünüyorum; buna rağmen bu iyi bir kitap. İnsanlara bunu okumalarını tavsiye ederim. Leverett çiftinin yazdığı Tahran’a Gitmek (Going to Tehran) adlı bir başka iyi kitap daha var. Ancak direniş kavramını tartışmak açısından Alistair'in kitabının oldukça faydalı olduğunu düşünüyorum.
C.H.: Trump'ın Harg Adası'nı ele geçirmekle tehdit ettiğini duyduk. Trump söz konusu olduğunda bunun sadece gece yarısı aklına gelen bir fikir mi yoksa Amerikalıların gerçekten değerlendirdiği bir seçenek mi olduğunu hiçbir zaman bilemiyorsunuz. Eğer işler rayından çıkarsa; ki az önce açıkladığım nedenlerden dolayı bunun gerçekleşmesi oldukça mümkün, Harg Adası'ndan ve bunun ne anlama geleceğinden söz edelim. Bunun lojistik olarak nasıl mümkün olacağını anlayamıyorum; sanırım askerleri hava yoluyla taşıyabilirler. Gemiyle getirebileceklerini sanmıyorum. Boğaz çok dar. Ama bu tehdit hakkında biraz konuşalım.
M.M.: Gemilerle bunu yapmak zor olurdu, ancak ateşkes sırasında Kuveyt'e, Birleşik Arap Emirlikleri'ne ve Basra Körfezi'ndeki diğer ülkelere çok sayıda asker ve teçhizat sevk ettiler. Özellikle Bahreyn, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde konuşlu çok sayıda kara kuvveti bulunuyor. Bu oldukça zor bir durum, çünkü şu anda Basra Körfezi ve Arap Yarımadası'nda yaz mevsimi; hava son derece sıcak ve nemli. Bu nedenle ideal koşullarda yaşadıklarını sanmıyorum. Ancak her hâlükârda bir saldırı düzenlerlerse, benim anladığım kadarıyla İranlılar muhtemelen onların belli bir bölgeyi ele geçirmesine izin verecek ve ardından insansız hava araçları, roketler ve füzelerle karşı saldırılar düzenlemeye başlayacaklar. Hatta savaş sırasında bazı İranlı askerî yetkililerle konuştuğumda, Amerika Birleşik Devletleri'nin bir kara saldırısı gerçekleştirmesini istediklerini söylemişlerdi. Sanırım hâlâ da bunu istiyorlar; çünkü güçlerinin, Amerika Birleşik Devletleri'nin ana karada ya da adalarda bir varlık göstermesi veya İran'ın derinliklerinde bir operasyon yürütmesi durumunda ortaya çıktığını söylüyorlardı. Çünkü o zaman onları hedef almaya başlayabiliriz ve çok savunmasız hâle gelirler. İran'ın askerî planı her zaman Amerika Birleşik Devletleri'ne zarar vermek üzerine kuruluydu ya da daha doğrusu devlete ve orduya; çünkü sonuçta orduyu kontrol eden devletin kendisidir. Ancak bana göre oldukça açık olan şey şu ki, İran'ın Amerika Birleşik Devletleri'ne yönelik planı, Trump'a ve ABD hükümetine öyle büyük bir bedel ödetmek ki altı ay sonra, bir yıl sonra, iki yıl sonra ya da üç yıl sonra biri çıkıp “Hadi İran'a saldıralım” dediğinde herkesin “Hayır, oraya gitmeyelim. Bunu tekrar yapmak istemiyoruz” demesini sağlamak. Yani amaçları, bir daha hiç kimsenin İran'a saldırmaya teşebbüs etmeyeceği kadar büyük bir acı ve maliyet yaratmak.
İnsanların şunu da anlaması gerekiyor ki; İranlıların inşa ettiği bu yeraltı şehirlerinde yalnızca füzeler, insansız hava araçları ve bunların üretildiği tesisler depolanmıyor. İran'ın hava savunma sistemleri, hava kuvvetleri ve daha pek çok unsur yeraltında koruma altında tutuluyor. Ve bunu onlarca yıldır, otuz yıldan uzun bir süredir geliştiriyorlar. Otuz yıldır olası bir Amerikan işgaline hazırlanıyorlar ve bu işe yaradı. Ancak aynı zamanda bu otuz yılı aşkın süre boyunca bir kara saldırısına karşı da hazırlanıyorlardı. Eğer Amerikalılar çok şaşırdıysa — ki dünya da şaşırdı — Çinli dostlarımla, Rus dostlarımla ve dünyanın dört bir yanındaki arkadaşlarımla yaptığım görüşmelere dayanarak söylüyorum, herkes İran'ın bunu nasıl başardığı karşısında şaşkınlık içinde. Eğer Amerika Birleşik Devletleri bir kara işgali gerçekleştirirse, bunun onlar için de aynı derecede şaşırtıcı olacağından oldukça eminim. İşler iyi gitmeyecektir. Şahsen Trump'ın böyle bir şey yapacağını düşünmüyorum, ancak Trump'ın Trump olması ve Siyonist lobinin etkisinin bu kadar güçlü olması nedeniyle hiçbir şeyi imkânsız görmüyorum.
C.H.: Savaş, bölgeyi, yani Ortadoğu'yu güç ilişkileri açısından nasıl yeniden şekillendirdi?
M.M.: Bence hiç şüphe yok ki İran'ın konumu büyük ölçüde güçlendi. Ruslarla ve Çinlilerle yürüttükleri görüşmelerde, her iki ülkenin liderliği de büyük bir şaşkınlık yaşadıklarını ifade etti. Gerçi bunu muhtemelen farklı kelimelerle dile getirirlerdi. Büyük ihtimalle çok etkilendiklerini söylerlerdi, ancak bence İranlıların bu savaşı nasıl yönettikleri karşısında gerçekten çok şaşırdılar.
Farklı çevrelerden tanıdığım birçok etkili kişi İran'ın geri adım atacağını düşünüyordu. On İki Gün Savaşı sırasında İran'ın çökeceğini düşünüyorlardı. Ancak İran o savaşı kazandı elbette. Daha sonra Amerikalılar devreye girdiğinde de yine İran'ın birkaç gün içinde geri adım atacağını düşündüler; görünüşe göre Amerikan hükümeti de böyle düşünüyordu. Fakat İran son derece kararlı davrandı ve savaş boyunca hiçbir an durumun kontrolden çıktığı ya da tehlikeli bir noktaya ulaştığı hissi oluşmadı. Ortada sadece yıkım, ölüm ve acı vardı, ama halk kararlılığını korudu.
Ben her zaman İran'ın savaşı kazanacağını düşünüyordum, ancak bu kadar iyi performans göstereceklerini düşünmemiştim. Ve sıradan İranlıların bu kadar dayanıklı olacağını da beklemiyordum. Tahran'da düzenlenen bir gösteriye katılmıştım; gösteri sırasında oraya füze atıldı ve bir kadın hayatını kaybetti. Ben de bunu paylaştım. Görüntüleri yayınlandım. Füze isabet ettiğinde insanlar yerlerinden kıpırdamadı. Erkekler, kadınlar, gençler, yaşlı erkekler ve kadınlar sokaklarda slogan atıyor ve “Allah büyüktür” diye bağırıyordu. Füze vurduğunda, farklı kişilerin kameraları olduğu için birden fazla paylaşım yaptım ve hiç kimse hareket etmedi. Bunun daha önce herhangi bir yerde yaşanıp yaşanmadığını bilmiyorum, ancak hiç kimsenin kaçmaması gerçekten çok etkileyiciydi; kalabalığın bir kısmı bile dağılmadı. Herkes slogan atmaya devam etti. Ve füzenin nereye düştüğünü görebiliyordunuz; paylaştığım videonun bakış açısından, kameranın sağ tarafında ve tam ön tarafta bir yere isabet etmişti.
Bu yüzden oldukça etkilendim. Çünkü şahsen İran'ın savaşta başarılı olmasının nedeninin büyük ölçüde askerî stratejiyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum; bu strateji önümüzdeki on yıllarda askerî akademilerde mutlaka incelenecektir. Ancak ülkeyi bir arada tutan halktı. Daha ilk gün o küçük çocukların hepsini öldürdüler ve ardından lideri öldürdüler. Bir hafta boyunca liderimiz yoktu. Anayasa gereği bir Liderlik Konseyimiz vardı, ancak onlar lider değildi. Buna rağmen ortalık sakindi ve insanlar, füzelerin sürekli atıldığı o tehlikeli günlerde her gece sokaklara çıktı. Savaşın en zor günlerinde her gece sokaklardaydılar. Ülkenin ayakta kalmasını sağlayan da buydu. Yeni bir liderimiz olana kadar ülkeyi ayakta tutan halkın kendisiydi ve ardından işler daha düzenli hâle gelmeye başladı. Bunlar gerçekten olağanüstü zamanlardı; özellikle de ilk birkaç hafta.
C.H.: Ayrıca şunu da gördünüz; hatırlarsanız altyapıyı ve köprüleri bombalamakla tehdit ettiklerinde, İranlıların kendiliğinden bu hayati öneme sahip altyapı tesislerinin etrafında toplandığını gördünüz.
M.M.: Kendi öğrencilerim bile bana ulaşıp ne yapabileceklerini soruyordu. Nereye gitmeleri gerektiğini öğrenmek istiyorlardı. Açıkçası benim de pek bir fikrim yoktu. Sürekli medya çalışmalarıyla meşguldüm ve çok fazla medya çalışması yaptığınızda, en azından benim durumumda, bazen o kadar yoğun oluyordu ki ironik bir şekilde sıradan insanlardan daha az bilgi sahibi oluyordum; çünkü sürekli konuşuyordum. Ancak on sekiz, on dokuz yaşındaki öğrenciler sürekli benimle iletişime geçiyordu. Hatta ilk birkaç gün içinde, birkaç ay önceki protestolara katılmış olan ve tanımadığım bazı öğrenciler bana ulaştı. Hepsi benim fakültemdendi ama doğrudan öğrencilerim değildi. Ayrı ayrı benimle iletişime geçtiler ve temelde şunu söylüyorlardı: “Hata yaptık, bunu nasıl telafi edebiliriz?” Benim de hiçbir fikrim yoktu. Sadece bazı önerilerde bulunuyordum; mesela Kızılay'a gidin ya da yerel camiye gidin veya başka bir yere gidin gibi. Sadece fikir veriyordum. Onlardan ikisi telefonda konuşurken oldukça duygusaldı. Ama çok sayıda öğrenci sürekli “Nasıl yardım edebiliriz? Ne yapmalıyız?” diye soruyordu. Otuz dokuz gün boyunca durum buydu ve gerçekten olağanüstüydü. Ama benim için özellikle ilk birkaç hafta bambaşka bir deneyimdi.
C.H.: Diyelim ki mutabakat zaptı imzalandı. Sanırım bunu röportajın başlarında siz de dile getirdiniz. Tam kapsamlı bir ateşkes anlaşmasına giden yolda o kadar çok engel ve barikat var ki, bunların en önemlilerinden biri de İsrail'in bunu sabote etme kararlılığı. Sizce süreç nasıl gelişir? Gazze'de gördüğümüz gibi, Lübnan'da İsrail'le gördüğümüz gibi, sadece dönemsel saldırılar mı göreceğiz; bu tür düşük yoğunluklu, hiç bitmeyen bir çatışma mı olacak? En iyi tahmininiz nedir?
M.M.: Tanrı'ya şükür ki bahis oynayan biri değilim. İranlılar soykırımın devam etmesine izin vermeyecekler. Ve Lübnan söz konusu olduğunda, İranlılar hem müzakere masasında hem de anlaşmanın uygulanması konusunda kesinlikle çok sert bir tutum sergileyecekler. Gazze ise bir sorun; çünkü ne yazık ki benim görüşüme göre bölgedeki diğer tüm ülkeler Filistinlilere ihanet etti — Erdoğan yönetimindeki Türkiye, Sisi, Abdullah, hepsi. Hepsi hain. Yani belki bunu söylememeliyim ama hepsi hain. Ve Trump bu sahte ateşkesi dayattığında hepsi Mısır'a gitti, onun işlediği suçları akladılar ve son derece adaletsiz olan bu ateşkese onay damgasını vurdular.
Ve o zamandan bu yana İsrailliler sarı çizgiyi aşmaya devam ettiler; sizin de biraz önce belirttiğiniz gibi neredeyse bin kişiyi öldürdüler ve bunların hiçbiri hiçbir şey yapmadı. Hepsi Amerikan kampında yer alıyor. Dolayısıyla Gazze konusundaki sorun şu: İranlılar “Bunu yapmak zorundasınız” derse, Amerikalılar “Bizim zaten bir anlaşmamız var” diyecekler. Bu nedenle İran'ın Gazze konusunda, Amerikalıları İsraillileri yeniden sarı çizgiye çekmeye zorlamak için kullanabileceği seçenekler oldukça sınırlı. Ancak bu hükümetlerin ve bu liderlerin Mısır'daki o gösteriye giderek yaptıkları şey — örneğin Trump, “İhtiyacım olduğunda Erdoğan her zaman yanımdaydı” dediğinde Erdoğan'ın elini göğsüne koyması ve ardından diğerlerinin de aynı şekilde davranması — gerçekten korkunçtu. Fakat bu durum, Gazze konusunda İran'ın müzakere masasındaki seçeneklerini sınırladı. Buna karşılık Lübnan söz konusu olduğunda, İsraillilerin geri çekilmesi gerekiyor ve eğer Lübnan'a saldırırlarsa İran'ın elinde bir koz var; bu da Hürmüz Boğazı ve iradesini kabul ettirmek için kullanabileceği askerî araçlar. İranlıların, Amerika Birleşik Devletleri'nin 2015'te JCPOA'nın imzalanmasının ardından davrandığı şekilde davranmasına izin vereceğini düşünmüyorum.
C.H.: Peki bu durum, İsrail'in Büyük İsrail projesini nasıl etkiledi?
M.M.: Özellikle Tucker Carlson ile İsrail rejimine atanan ABD büyükelçisi arasında yapılan röportajdan sonra son derece rahatsız edici bulduğum şeylerden biri şu oldu: Büyükelçi, “Eğer İsrailliler tüm bölgeyi ele geçirirse bunda bir sorun yok” dedi. Ve bana göre bu, bölgemizdeki gayriresmî ABD dış politikasını yansıtıyor. Kolektif Batı da bunu kabul ederdi. Olağanüstü olan şey ise İran ve Yemen'in Büyük İsrail projesinden en az etkilenecek iki ülke olmasıdır. Elbette bu bölgedeki hiçbir ülkenin ulusal güvenliği açısından iyi bir haber olmazdı. Ancak Türkiye, Suriye ve Lübnan'daki yönetim için durum farklı. Lübnan'daki cumhurbaşkanı ve başbakan Amerika Birleşik Devletleri'nin piyonlarıdır; göreve getirildiler ve direnişe karşı çalışıyorlar. Lübnan'daki mültecilerin güneyden ayrılmasını engellemeye çalıştılar. Batılı büyükelçiliklerin ve Beyrut'taki Batılı sivil toplum kuruluşlarının ısrarıyla, ayrıca Basra Körfezi bölgesindeki Arap rejimlerinin desteğiyle, mültecilerin başka mezheplerin ya da dinlerin yaşadığı mahallelere gitmesini engellemeye çalıştılar. Böylece ağırlıklı olarak Şii olan, ancak farklı din ve mezheplerden de destekçileri bulunan direniş yanlılarını kuşatmaya çalışıyorlar. Ayrıca hiçbir yardımın içeri girmesine izin vermiyorlar. İran'ın çadır, gıda ya da battaniye göndermesine izin vermedikleri gibi Irak'ın da yardım göndermesine izin vermiyorlar. Onları aşağılamak istiyorlar. Bu nedenle Suriye sınırını kapattılar. Oradaki El Kaide hükümeti, İran'ın yardımları gizlice ulaştırmasını engellemek için sınırı kapattı. Ardından Beyrut'taki hükümet de üzerine düşeni yapıyor ve İsrailliler onları yoğun şekilde vuruyor. Buna rağmen Hizbullah tüm bunlara karşın olağanüstü bir iş çıkarıyor.
Ancak her hâlükârda, Lübnan hükümeti, Suriye hükümeti, Türkiye hükümeti, Ürdün hükümeti, Irak, Suudi Arabistan ve Mısır; İsrail rejimi ilerlemeyi başarabilirse toprakları onun kontrolüne girecek ülkeler bunlardır. Fakat ben başarılı olacaklarını düşünmüyorum. Netanyahu'nun başarısız olduğunu düşünüyorum ve İran'la yaşanan bu savaşın önemli bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum. Trump ile İran arasındaki savaşın tarihî bir an olduğunu ve muhtemelen son birkaç on yılın dünya siyasetindeki en önemli olayı olduğunu düşünüyorum. Neocon hareketinin vaftiz babası olarak görülen bir kişi bunun Amerika Birleşik Devletleri'nin yaşadığı en büyük yenilgi olduğunu söylüyorsa, bu olayın ne kadar büyük olduğunu gösterir. Bundan sonra Netanyahu'nun başarılı olacağını düşünmüyorum. Uzun vadede İsrail rejiminin ayakta kalmayı bile başarabileceğini sanmıyorum. Bana göre 7 Ekim'den sonra İsrail rejiminin eylemleri dünyayı ona karşı çevirdi ve şimdi Trump ile Netanyahu'nun İran'a karşı yaptıkları şey küresel ekonomiyi tahrip ediyor. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar da bu felaketin sorumlusunun Siyonistler olduğunu görecekler. Ve askerî açıdan bakıldığında, çok sayıda Filistinliyi ve Lübnanlıyı — erkek, kadın ve çocukları — öldürebilirler, ancak nihayetinde başarısız olacaklar. Bütün bunların sonunda İsrail rejimi açısından kötü sonuçlanacağını düşünüyorum.
C.H.: İnşallah. Teşekkür ederim, Mohammad. Ayrıca programın yapımcıları olan Diego'ya, Max'e, Noelle'e ve Thomas'a da teşekkür etmek istiyorum. Bana ChrisHedges.substack.com adresinden ulaşabilirsiniz.
* Chris Hedges'ın Mohammad Marandi ile gerçekleştirdiği 'Where Will the Coming Iran War Negotiations Lead?' başlıklı söyleşi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.

