Gazze’ye Göre Dünya

Editörden
-
Aa
+
a
a
a

Gazze sadece başlangıç. Yeni dünya düzeni, zayıfların güçlüler tarafından yok edildiği, hukukun üstünlüğünün ortadan kalktığı, soykırımın bir kontrol aracı haline geldiği ve barbarlığın galip geldiği bir düzen olacak.

""
Parlak Bir Gelecek / İllustrasyon: Mr. Fish

İran’a karşı savaş ve Gazze’nin yok edilmesi sadece başlangıç. Yeni dünya düzenine hoş geldiniz. Teknolojik olarak ileri barbarlık çağına. Güçlüler için hiçbir kural yoktur; kurallar yalnızca zayıflar içindir. Güçlü olana karşı çıkarsanız, onun keyfi taleplerine boyun eğmeyi reddederseniz, üzerinize füzeler ve bombalar yağdırılır.

Hastaneler, ilkokullar, üniversiteler ve apartman kompleksleri moloz yığınlarına dönüştürülüyor. Doktorlar, öğrenciler, gazeteciler, şairler, yazarlar, bilim insanları, sanatçılar ve müzakere heyetlerinin başkanları da dahil olmak üzere siyasi liderler, füzeler ve ölümcül insansız hava araçlarıyla on binler halinde öldürülüyor.

Kaynaklar — Venezuelalıların çok iyi bildiği gibi — açıkça yağmalanıyor. Gıda, su ve ilaç, tıpkı Filistin’de olduğu gibi, birer silaha dönüştürülüyor.

Varsın toprak yesinler.

Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumlar birer gösteriden ibaret; başka bir çağdan kalma, işlevsiz uzantılar. Bireysel hakların dokunulmazlığı, açık sınırlar ve uluslararası hukuk ortadan kayboldu. Şehirleri küle çeviren, esir alınmış halkları infaz alanlarına süren ve işgal ettikleri toprakları toplu mezarlar ve cesetlerle dolduran insanlık tarihinin en ahlaksız liderleri intikam hırsıyla geri döndü.

Aynı hiper-maskülen klişeleri kusuyorlar. Aynı iğrenç, ırkçı söylemi yayıyorlar. İyilik ve kötülüğü, siyah ve beyazı karşı karşıya koyan aynı Maniheist dünya görüşünü tekrarlıyorlar. Aynı tam hakimiyet ve sınırsız şiddet üzerine kurulu çocukça dili yeniden üretiyorlar.

Katil palyaçolar. Soytarılar. Aptallar. Devleti kendi zenginlikleri için yağmalarken, çarpık ve karikatürize edilmiş hayallerini gerçekleştirmek için iktidarın kaldıraçlarını ele geçirmiş durumdalar.

“Aylar boyunca süren vahşi kitlesel katliama tanık olduktan sonra — bunun kendilerine çok benzeyen insanlar tarafından tasarlanıp uygulandığını ve yine onlar tarafından kolektif bir zorunluluk, meşru ve hatta insani bir eylem olarak sunulduğunu bilerek — milyonlarca insan artık dünyada kendini eskisi kadar evinde hissetmiyor,” diye yazıyor Pankaj Mishra, The World After Gaza adlı eserinde. “Modernliğe özgü bu kötülükle yeniden yüzleşmenin yarattığı şok — geçmişte daha çok psikopatik bireylerin işlediği, fakat geçen yüzyılda zengin ve sözde ‘uygar’ toplumların yöneticileri ve vatandaşları tarafından serbest bırakılan kötülük — abartılamaz. Karşı karşıya olduğumuz ahlaki uçurum da öyle.”

Boyun eğdirilenler mülk gibidir, kâr ya da haz için sömürülecek metalar. Epstein Files, yönetici sınıfın hastalığını ve merhametsizliğini gözler önüne seriyor. Liberaller. Muhafazakârlar. Üniversite rektörleri. Akademisyenler. Hayırseverler. Wall Street devleri. Ünlüler. Demokratlar. Cumhuriyetçiler.

Sınırsız bir hedonizmin içinde debeleniyorlar. Özel okullara gidiyorlar, özel sağlık hizmetlerinden yararlanıyorlar. Etrafları dalkavuklar, halkla ilişkiler uzmanları, finans danışmanları, avukatlar, hizmetliler, şoförler, kişisel gelişim guruları, estetik cerrahlar ve kişisel antrenörlerle örülü, kendi kendine referans veren bir kozanın içinde yaşıyorlar. Ağır şekilde korunan malikânelerde oturuyor, özel adalarda tatil yapıyorlar. Özel jetlerle ve devasa yatlarla seyahat ediyorlar. Bambaşka bir gerçeklikte var oluyorlar. Wall Street Journal muhabiri Robert Frank’ın “Richistan” adını verdiği dünyada. Bu, kendi özel Xanadu’larında yaşadıkları bir dünya; burada Nero’yu andıran şenlikler düzenliyor, ihanet dolu anlaşmalar yapıyor, milyarlarını biriktiriyor ve kullandıkları insanları — çocuklar dahil — işlevleri bittiğinde çöpmüş gibi bir kenara atıyorlar. Bu büyülü çemberin içinde kimse hesap vermez. Hiçbir günah fazla iğrenç değildir. Onlar insan parazitleridir. Devleti kişisel kazanç için içini oyup parçalarlar. “Yeryüzünün aşağı ırklarını” terörize ederler. Açık toplumumuzun son cılız kalıntılarını da ortadan kaldırırlar.

George Orwell, 1984’te şöyle yazar:  “Yaşam sürecine karşı ne merak kalacak ne de ondan alınan bir haz. Bütün rakip zevkler yok edilecek.  Ama her zaman — bunu unutma Winston — her zaman güç sarhoşluğu olacak; sürekli artan ve giderek daha incelikli hale gelen bir sarhoşluk. Her an, her an, zaferin coşkusu olacak; çaresiz bir düşmanı çiğnediğini hissetmenin verdiği duygu. Geleceğin nasıl olacağını görmek istiyorsan, bir insan yüzünü sonsuza dek ezen bir çizme hayal et.”

Yasa, birkaç yargıcın cesur çabalarına rağmen — ki yakında onlar da tasfiye edilecek — bir baskı aracına dönüşmüş durumda. Yargı, yalnızca göstermelik davalar sahnelemek için var. Ben, Julian Assange’e yönelik kovuşturma sırasında yaşanan Dickensvari bir maskaralığı izlemek için Londra mahkemelerinde uzun zaman geçirdim. Adeta Thames kıyısındaki bir Lubyanka. Bizim mahkemelerimiz de bundan daha iyi değil. Adalet Bakanlığımız bir intikam makinesi.

Maskeli, silahlı zorba grupları Amerika Birleşik Devletleri’nin sokaklarını dolduruyor ve sivilleri — vatandaşlar da dahil — öldürüyor. İktidarın mandarinleri depoları gözaltı merkezlerine ve toplama kamplarına dönüştürmek için milyarlar harcıyor. Yalnızca belgesiz göçmenleri ve suçluları barındıracaklarını söylüyorlar, ama küresel yönetici sınıf nefes alır gibi yalan söyler. Onların gözünde biz haşereden ibaretiz: ya körü körüne ve sorgusuz itaate hazır olacağız ya da suçlu sayılacağız. Arada hiçbir şey yok.

Hukuki süreç olmadan insanların ortadan kaybolduğu bu toplama kampları aslında bizim için tasarlandı. “Biz” derken, bu ölü cumhuriyetin vatandaşlarını kastediyorum. Ve biz ise sadece bakıyoruz; sersemlemiş, inanmakta zorlanan, kendi köleleştirilmemizi pasif bir şekilde bekleyen insanlar gibi.

Çok sürmeyecek.

İran’da, Lübnan’da ve Gazze’de gördüğümüz vahşet, evde karşı karşıya olduğumuz vahşetin aynısıdır. Soykırımı, kitlesel katliamı ve İran’a karşı sebepsiz savaşı yürütenler, aynı zamanda demokratik kurumlarımızı da parçalayarak ortadan kaldıranlardır.

Sosyal antropolog Arjun Appadurai, yaşananları “küreselleşmenin kazananları için dünyayı hazırlamaya yönelik, kaybedenlerin rahatsız edici gürültüsünden arındırılmış devasa bir küresel Malthusçu düzeltme” olarak tanımlıyor.

Eleştirmenler ise şöyle diyor: Bu kadar karamsar olmayın. Bu kadar olumsuz konuşmayın. Umut nerede? O kadar da kötü değil.

Eğer buna inanıyorsanız, sorunun bir parçasısınız; hızla pekişen faşist devletimizin makinesinde farkında olmadan dönen bir dişlisiniz.

Gerçeklik sonunda bu “umut dolu” fantezileri paramparça edecek. Ama o zamana kadar çok geç olacak.

Gerçek umutsuzluk, gerçekliği doğru okumaktan kaynaklanmaz. Gerçek umutsuzluk, ya fanteziye sığınarak ya da kayıtsızlığa kapılarak kötücül güce teslim olmaktan doğar. Gerçek umutsuzluk güçsüzlüktür. Direniş — anlamlı bir direniş — neredeyse kesin olarak yenilgiye uğrayacak olsa bile güç verir. İnsana özdeğer kazandırır. Onur kazandırır. Eyleme kudreti kazandırır. Ve bize “umut” kelimesini kullanma hakkını veren tek eylem de budur.

İranlılar, Lübnanlılar ve Filistinliler bu canavarları yatıştırmanın mümkün olmadığını biliyor. Küresel elitler hiçbir şeye inanmaz. Hiçbir şey hissetmez. Onlara güvenilemez. Tüm psikopatlarda görülen temel özellikleri sergilerler: yüzeysel bir cazibe, büyüklük taslama ve kendine aşırı önem atfetme; sürekli uyarılma ihtiyacı; yalan söylemeye, aldatmaya ve manipülasyona yatkınlık; pişmanlık ya da suçluluk hissedememe. Empatiyi, dürüstlüğü, merhameti ve fedakârlığı zayıflık olarak görürler. Onların inancı tek bir şeydir; Ben. Ben. Ben.

Erich Fromm, The Sane Society’de şöyle yazar: “Milyonlarca insanın aynı kusurları paylaşması bu kusurları erdem yapmaz; bu kadar çok hatayı paylaşmaları hataları gerçek kılmaz; milyonlarca insanın aynı tür zihinsel patolojiyi paylaşması da bu insanları aklı başında yapmaz.”

Gazze’de neredeyse üç yıldır kötülüğe tanıklık ediyoruz. Şimdi bunu Lübnan’da ve İran’da da görüyoruz. Ve bu kötülüğün siyasi liderler ve medya tarafından mazur gösterildiğine ya da gizlendiğine tanık oluyoruz.

The New York Times, adeta bir Orwell kitabından fırlamış bir sahneyi andırırcasına, muhabirlerine ve editörlerine gönderdiği bir iç yazışmada Gazze hakkında yazarken “mülteci kampları”, “işgal altındaki topraklar”, “etnik temizlik” ve elbette “soykırım” gibi ifadelerden kaçınılmasını istedi. Bu kötülüğü dile getiren ve kınayanlar ise karalanıyor, kara listeye alınıyor ve üniversite kampüslerinden ve kamusal alandan tasfiye ediliyor. Tutuklanıyor ve sınır dışı ediliyorlar. Üzerimize boğucu bir sessizlik çöküyor — tüm otoriter devletlerin sessizliği. Görevinizi yerine getirmez, İran’a karşı yürütülen savaşı alkışlamazsanız, yayın lisansınızın iptal edildiğini görebilirsiniz; nitekim Brendan Carr, Federal Communications Commission başkanı olarak böyle bir öneride bulundu.

Bizim düşmanlarımız var. Ama onlar Filistin’de değil. Lübnan’da değil. İran’da değil. Buradalar. Aramızdalar. Hayatlarımızı onlar belirliyor.  İdeallerimize ihanet edenler onlar. Ülkemize ihanet edenler onlar. Onların hayal ettiği dünya efendiler ve kölelerden oluşan bir dünya. Gazze sadece başlangıç. Reform için içeride hiçbir mekanizma kalmadı. Ya engelleriz ya da teslim oluruz.

Geriye kalan tek seçenekler bunlar.


* Chris Hedges'ın 'The World According to Gaza' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.